31 Temmuz 2013 Çarşamba

enstantane

Deniz kenarında arkadaşın elinde Palahniuk kitabı Choke. Tam öğle güneşi, yatmaktan sıkılmış ve daralmış bedenlerimiz, türk kahvesi ile soluklanmalar, churchill ile ayılmalar ve şezlong üzerinde toparlanıp, sohbete doğru yolculuk, hayde başlasın Sam Rockwell'den düttürü dünya derken...

Benim sinema aşıklığımı ve sevdalılığımı tanıyanlar bilir, tanımayanlar tahmin eder. Bir film konu olunca heyecanlanıveririm. Böyle içim pır pır eder, konu konuyu açar, imdb sayfalarında dolanıp kaybolmak gibi olur halim. O filmden o oyuncuya, o oyuncudan o performansa, ondan diğerine falan derken, nereden başladığımı nereye varacağımı kaybederim.
Sinema sever biri düşmüşse yanıma, şanslı hani, coşar da coşar muhabbet..
Azcık sinemasever biriyse eğer, ucundan kıyısından o da tutmaya, beni anlamaya, katılmaya falan çalışır.
Hiç mevzuyla alakası yoksa ise, genelde arkaya yaslanma ve kolları ön tarafta kavuşturma eylemi ile, telekinezi yöntemi ile beni susturma hayalleri kurar.
Olur.
Sanmayın :) Konu kafamda hallolmadıkça susmam ben.

Neyse geçenlerde yine böyle yeni tanıştığımız bir arkadaşla (elinde Choke), sinemalardan sinemalara doğru bir yolculuğa geçtik. 90'lı yılların iyi senaryolarından, yazarların grevine kadar uzanan, özellikle Kevin Spacey üzerinde konuşlanan ve kurgulardan nemalanan bir sohbet diyebilirim. O diyor ki bana  ‘sen bunu izledin mi?’, ben diyorum ki ‘bunu izledin mi?’ Böyle muhabbet gerçek manada muhabbeti açıyor. Yanımızda başkaları da var. Mesela uyuyangiller ile uyuklayangiller arasında sıkışmışız.
Umrumuz değil ama, holivudun semalarında uçuyoruz o ara..

İşte muhabbet de tam o sırada David Fincher sinemasına, onun gerçekçi uyarlamalarına geldi. Ben ‘Fight Club’ ı ilk önce izleyip sonra okuyanlardanım. Umarım çoğunuz da öylesinizdir. Yoksa biraz bozuluyorum L
Okurken  şaşkınlığıma engel olamadığımı, David Fincher’ın insan üstü bir yetenek ile kitabı aktardığını da işte tam o zaman fark etmiştim. Hem de ispatlı olarak. Aslında sorun David Fincher’da da değildi. Filmin kendisindeydi. Anaşizmin  sularında o kadar cesur  yüzdüğü için mi, yoksa benim kızgınlığımı açık bir şekilde ifade ettiği için mi, yoksa içindeki gerçekçi kurguyu o kadar profesyonelce saklayabildiği için mi, yoksa karakterlerin derinliğinin aslında sığlıklarından kaynaklandığı için veya sistemin tekdüzeliğinin karmaşada ifadesini bulduğu için mi bilmiyorum.. Ama diyalektik bir bütünsellik arzediyordu kitap ve film ve her ikisininde pekiştirilmiş hikayesi.
Tam ağzıma layıktı yani, mis.
Patlatıveriyorum benim ilk 10, yok yok ilk 5 sıralamamda bu film zaar diye.
Yanımdaki uyuklayangil ise cevabı yapıştırıyor ‘Senin de şu ilk 10 sıranda 80 tane film var!’ diye. Peh tabii ki saçmalıyor, çünkü bilmiyor ki benim yalnızca ilk 3 sıralamamda 8 civarı film var, gerisi faso fiso. Aşık olduklarını küçük parçalara ayırmaya benziyor filmleri sıralamak. Birini unuttuğunda daha çok değerleniyor, biri aklına ne kadar geç gelirse o kadar önemleniyor insanın gözünde. En azından ben öyle hissediyorum.
Ve size bugün Tango ve Cash’in elektrik tellerinden kemerle geçişlerini, Thelma ve Louise’in el ele uçuruma gidişlerini, Karate Kid’in tekmesini hediye ediyorum size.
Keyzer Söze’nin  topallayan bacağının üstünden
Hasta La Vista Baby J

30 Temmuz 2013 Salı

Ben hayvandan anlarım ;)

Babam bana 'hiiç insan sarrafı değilsin' demezdi yalnızca, aynı zamanda beni, benim saftirik kızım, biraz gözünü aç kızımlarla büyüttü.
Bunların kabaca mealini zaten önceki yazılarımda geçmiştim.
Yani bir insanı gözünden bakarak tanımak bana bahşedilmiş bir erdem değildi.
Ben genelde cingöz olmaya çalışan, kendiliğinden sıçrayan zıplayan gelin güvey olan ama bir türlü cingöz olamayan şaşkın gürüha aittim.
Varsın olsun.
Darbe ala ala , tecrube ede de, işte ne biliyim bin nasihat bir musibet gibilerinden vs.
Aslında bunların hiçbiri yazıldığı çizildiği gibi de olmadı.
Yani ben pratikle de öğrenmedim.
Şöyle ki...
Yani elini sobaya uzattın, elin yandı.
Bir daha uzatma.
Zaten küçükken bu deneme yanılmaya çok gülerdim.
Fahişe olma fikri için fahişe olmak mı lazımdı. IQ gerektirmeyen düz mantıkçılık ;)
Soba sıcaktır, elini yakar önermesi, elini yakmanla pekişmese de olur...
Kendimi doğruladım, sağlamasını da az yapmadım hani.
Tecrube bana vız gelir tırıs gider.
Yerim tecrübeyi.
Bir de alakasız ama korkunun üstüne gitme durumları vardır.
Korkunun üstüne gittikçe kendini daha iyi hisseder insan ..
Üstüne git korkunun.
Asla vazgeçme..
Bir haftada 6 kere uçağa bindiğim oldu.
6sında da, aynı tırıslamalar, aynı korkudan neredeyse altına sçmanın kıyılarında dolanmalar, göz yummamalar, kalp düzensizliği, el terlemesi ve ölecek olmanın kesin bilgisi.

Yani diyeceğim odur ki, anlayacağınız üzere genel kaideler beni aciiip biçimde bozar..
Neyin adamı olmadğımı açıkça anlatabildiğimi umarak şunu söylemek istiyorum
Yanu bu tuhaf ve bir okadar gereksiz ve bir o kadar bütünlüksüz yazının yegane amacı ben Şafak Sezer'i
beğenirdim.
Daha doğrusu onu komik bulurdum diyebilirim.
Ne kadar saçma değil mi?
Kendi kendimi yine doğrulamış bulunuyorum ya
Valla ben ona yanıyorum.
İnsan sarrafı olmayanların neyin sarrafı olduğunu anladıkları anın dayanılmaz komikliği içindeyim ve
söylemeliyim ki, ben hala Ş. Sezer'e biraz biraz gülüyorum.
İtaatkarlığın mallığı, mallığın kendi varlığını geçti ya
Dünya gözüyle daha ne tecrübeler beni bekliyor meraktayım doğrusu.
Sallamayın :D

19 Temmuz 2013 Cuma

bağzı şeyler çok değişti



her şeyin tadı değişti.
aşkın, filmlerin, görevlerin, evdeki sohbetin, arkadaş toplantılarının, sokak alışkanlıklarının..

aslında her şeyin tadı gelişti.

her şeyin tadı daha bir acı oldu mesela.
rutinlerimiz, takıntılarımız, boşluklarımız, gereksiz önemliklerimiz, değersiz kıymetlilerimiz, gelecek beklentilerimiz vs.

veya daha çok şey kazanarak yola devam edecektik ve ettik şükür. duymaya tahammül etmediklerimizi dinledik, yüzüne bakmayacaklarımıza baktık,  düşman bildiklerimize bile kıyısından bir sempati, köşesinden bir empati geliştirdik.

bazılarını da yolda bıraktık, yani geride, geçmişte, yanımızda daha fazla taşımamaya, kendimize yüketmemeye karar verdik. tahammül edilmeyeceklerden listeler silindi, bir daha gidilmeyeceklerinden mekanlar seçildi. seçtirildi. seçtirdiler, kendi kendilerine.

iyi de oldu.

tiksintinin ve nefretin sığ nedenleri arasında dolanan düşmanlaştırılmış bizler öfkemizi hakkıyla yansıtacak haklı düşmanlar edindik. hemde yalnızca fikrimize  değil açıktan açıktan canımıza kasteden.

sonra platonik aşkların, pembe panjurların, olmayacak sehayat planlarının, piyangoların, tv kanallarının peşinden gitmektense daha basit ve gerçek, daha ulaşılabilir ve sahici 'park'ların peşinden gittik.

iyi de ettik. çoğumuzun içinden bir kere bile geçmediği, kimimizin tüm öğlenlerini orada geçirdiği, kimimizin ülkenin bir ucundan adını bile duymadığı, yalnızca rengi yeşil bir parkın milyonların hayatını kurtaracağını kim tahmin ederdi ki?

abartmıyorum. o rüzgarın peşinden savrulan, bir anlığına da olsa ayakları yerden havalanan herkes bilir, bilecektir. bizim yüreğimize başka bir şey ekildi  o gün. harika bir şey hem de dostum.

şimdi bir şehri, şehrin insanlarını, bu ülkeyi sevmek için birden çok nedenimiz oldu. nazımın kmlerce öteden hasretlik çektiği memleketinin içindeyken hasrete mahkum olmamış mıyız hani?
bunu gördük, sürgün yemeden sürgüne düşmüşlüğümüz, yabancılaşmamız, dargınlığımız, inançsızlığımız hep bundanmış meğer.

şimdi her şey değişti tabii. öyle boylu boyunca kökünden ve bir daha eskisi gibi olmamak üzere de değil belki. şimdi her şey değişti. çünkü ben artık inandıklarıma karşı umut beslemeye başladım. tanımadıklarımı tanımaya, güvenmediklerime bir şans vermeye, umursamadıklarımı umursamaya, düşmanlıklarımı kırmaya, dostluklarımı sorgulamaya.. vs.

ve aslında toptan baktığında eski alışkanlıkların kader mahkumu olmaktan çıktık...
bağzı şeyleri kahretmeyi
bağzı şeylere harika demeyi
tüm o gaz ve toz bulutuna rağmen ilerlemeyi
kapısına düştüğümüz bir yabancının evine sığınmayı, kapımaza  düşeni evimize almayı
yanımızda yuvarlanana el uzatmayı, el uzatana güven duymayı
gözlerimiz yandığında yüzümüzün yıkanmasını, talsidimizi paylaşmayı
koş diye bağırmayı, geriye gitme diye haykırmayı
'iki fidan' için yiten beş canı
akan gözleri
felçli bedenleri
yaralı yürekleri
küskünlükleri
öfkeyi
aşkı
inancı öğrendik.
şimdi bir kıt daha tehlikeliyiz yani
olası ihtimal terör örgütlüklerimiz, olmadı yardım yataklıklarımız olmadı sempatizanlıklarımız var.
hem de her birimizin.
bence gerçekten nefis :)


*bir kaç günlüğüne hoşçakal istanbul, seni hiç olmadığı kadar seviyorum...

30 Haziran 2013 Pazar

not

Kısa bir not:

Bir süredir blog yazamıyorum.

Gezi eylemleri ve bunun hepimizin yaşantısı üzerindeki etkisi, malumunuz, zaten hali hazırda var olan hassasiyetlerimiz, kızgınlıklarımızı, hayretliklerimizi daha da arttı.

Beklentilerimiz üzerinde hareket eden bu  dayanışma ve coşku bizi inanılmaz bir yerlere getirdi ve daha da ileriye götürmeye devam edecek.

Beklentimizin ta kendisi çıkan hükümetin ve polisin şiddet taraftarı durumu aynı şekilde seyretmeye veya belki kısmi yerlerde daha da artarak şiddetlenmeye devam edecek.

Beklentimizin dışında büyüyen bu sevgi ve kabullenme, farklılıklarımızı küçültecek veya belki umarım yakın bir gelecekte yok edecek.

Bu hareketin dinamiklerinin farklılığına rağmen, nasıl da kucaklaşmaya dönüştüğünü, önyargılarımızı nasıl kırdığını hepimiz gördük.

Bilginin ve haberin kaynağını eğer istersek nasıl değiştirebileceğimizi de.

Sonucunda,

Hükümeti fili olarak yıkar mıyız? Bu iktidarı devirir miyiz? bilmiyorum.
Ama çatırdamaya başlayan duvarın sesi kulağımda çınlıyor diyebilirim.

Bir şey başardık, güzel bir şey ve devam etmekte..

O yüzden bir süreliğine tüm bilgi paylaşımlarımı diğer sosyal medya ağları üzerinden yapmaktayım ve bu blogu ihmal etmiş bulunmaktayım.

Ancak en kısa zamanda gezi ruhuyla, her konuda tekrardan bir araya geleceğimizden emin olabilirsiniz.

Beni takip edip okuyan tüm arkadaşlarımı sevgiyle selamlıyorum..

#direngezi #direntaksim #direnankara  #direnlice #direneskişehir #direntürkiye #direnistanbul 
#direnbrezilya #direnayol #direnadana #direnimam #direnmehmetalialabora 
#direnbenimmemleketimingüzelinsanları 


23 Haziran 2013 Pazar

neden bu kadar korkuyorsun kuzum..

herhangi bir sıraya bağlı olmadan yaşananlar:

canımızı istediler verdik, yaraladılar, ezdiler, sakat bıraktılar, kafamıza mermi sıktılar, plastiğini sıktılar, ciğerlerimizi gazla doldurdular, yetmedi portakalını attılar, yetmedi tazyikli su, yetmedi ilaçlısını attılar, kafelerin içine kadar, taksimin, harbiyenin, pangaltı, cihangir, tepebaşı, tarlabaşı, e-5 tarafı, mecidiyeköy, göztepe, bağdat caddesi, uzunçayır, kartal bağlantısı, gazi mahallesi, ve tüm ara sokakları, apartman boşlukları, o da yetmedi, tırmanabildikleri kadar tırmandılar, evlerimizin camlarından içeriye sıktılar, yere düştüğümüzde bir daha vurdular, duvar diplerinde sıkıştırdılar, yüz yıllık kan davasının öcünü alır gibi, saçımızdan sürdüler, ensemizden vurdular, yere attılar, kaldırdılar, bir daha attılar, çadırlarımızı darma duman ettiler, kütüphanemizi yıktılar, içinden silahlar, kurşunlar ve bilimum örgüt argümanı çıkardılar, bizi göz altına aldılar, bazen doldurdukları otobüslerle yalnızca bir süre dolaştırıp, nereye götüreceklerini bilemedikleri için bir köşe başında geri bıraktılar, bizi göz altına aldılar, döve döve - söve söve, bizi yargıladılar, bir bölümümüzü bıraktılar, tutuklu yargıladılar, örgüt üyesi, marjinal, çapulcu, terörist, neüdüğü belirsiz embesiller diye yaftaladılar, saflar bunlar saf dediler, delil olarak baretimizi, gazmaskemizi, utanmasalar don lastiğimizi gösterdiler, atom bombasının tarifini, tiyatro biletlerini, tivitır yazılarını fatura ettiler, yok faiz lobisinin yok uluslararası medyanın yok büyük kapitalistlerin yok partilerin kullandığından bahsettiler, meydanlara çıktılar, evet bunlar ayyaş camiilerde ayakkabıyla grup seks yaptılar, başörtülü kadının üstüne işediler diye ananslodılar, polisten ordusu yetmezmiş gibi, sivillerini, yetmezmiş gibi faşistlerini üzerimize saldılar, bizi yalnızca başka kentlerde değil, aynı zamanda istanbulun göbeğinde, yeniköyde tartakladılar, yardımcı olmaya çalışan doktorlara soruşturma açtılar, avukatları darpla adliyeden gözaltına aldılar, içki içmediler diyen imamı işinden aldılar, bu da yetmedi tabii, köprünün üstünden düşen polisin katili ilan ettiler, alluhaekberlerle, alahalah'larla, biz müslümanların kardeşiyiz dedirttikleri bir ordu nüfuz ettiler, başörtü/laik tartışmasını 28 şubat ekseninde tekrar açtılar, temcit pilavından hallice, aynı şeyleri tekrar etti durdular.. ilk başta bdp'ye ve mhp'ye sağduyusundan dolayı teşekkür ettiler, meydanlardan uzak olmayı, sağduyulu olmaya eş ettiler, sonra birgün yine öcalını terörist başı, kürtleri öteki, mhplileri hain ilan ettiler, halihazırda satın alınmış basını olduğu gibi baskı altında tutmayı başardılar, öncelikle istanbul olmak üzere, ankara, eskişehir, antalya, antakya sallanırken onlar penguenlerini, güzellik yarışmalarını, dizilerini göstermeyi tercih ettiler, cenazelerimizi meydanlara sokmadılar, anaları yalvarttılar, bizim değerlerimize, ifade etme şekillerimize paçavra dediler, tiksindikleri türk bayrağı ile doldurdular meydanlarını, para ile satın aldıklarının, para için başkasına gideceklerini düşünmeden, gazi yi yine kemalleştirdiler, yarın kemali yine atalaştırmalarını biz beklerken, cumhuriyetin ve  demokrasinin ana değerlerini saldırdılar, bunu yaparken de kendileri mazlum edebiyatı yaptılar, ekonomiyi düzelttik, barışı sağladık, eğitimi hizaya getirdik diye gururlandılar, küçücük kız çocuklarının eline, nasıl koca isteyeceklerine dair pankartlar verdiler, iki kelimeyi bir araya getiremeyen insanları üçe beşe kamera önüne geçirdiler, paraları ve güçleri satınalabilidği kadar aldılar, sattılar, yine aldılar, stoklarını bitirdiklerinde, hızla yurtdışından sipariş ettiler, utanmazca en az 150 metreden atın uyarılarını 15'ten de daralttılar, kafalarımıza bilerek hedef alınmış mermileri, önlerindeki kalkanları, akan gözlerimiz, yiten gençlerimiz, meydana gelen analarımıza rağmen, bir saçmalama edebiyatı yarattılar..

yapılan üç kuruşluk anketlerin peşinde koştuğumuz için değil tabii, bizim üstümüze tanklarınızı tomalarımızı sürdükçe onlar, biz de korkuyla baş etmeyi öğrendik, bunu hesaplayamadılar, biz artık hali hazırda riskleri bile bile, yeni baretlerimizle, yeni maskelerimizle, talcidlerimizle gitmeye devam ettik, edeceğiz.. bir diktatörün dik ölme çabası diyebilirsiniz, veya zafer anlayışı böyle de olabilir, yazılan bir tarihin önünde kollarını sonuna kadar açmanın, zamanı durdurmaya çalışmanın, tersten esen rüzgara karşı durmanın anlamı ne ise, bugün bu iktidarın bize uyguladığı bunca şeyin anlamı

da o kadardır işte. biz artık meydana her indiğimizde ne ile karşılaşacağımızı biliyoruz, neleri feda edebileceğimizi, bu işi nasıl yeneceğimizi, bir parkı aldıklarında onlarca parka girebileceğimizi, serbest kürsüleri, hayvan severleri, eşcinselleri, kürtleri, alevileri, yoldaşları, eski aşkları, arkadaşları, yeni tanışmaları, kucaklaşmaları biliyoruz.

Artık 1 mayısta çıkan provakasyonlara
Terörist kürtlerin ne kadar kaka olduğuna
Tüm ulusalcıların faşist
Eşcinsellerin sapkın
Gazi Mahellesinin terör yuvası
Tence tavanın silah olmasına
Sokağa her çıktığımızda kesin öleceğimize
Gözaltına alınmanın bitim olduğuna
Polisle çatışmanın vatan hainliği olduğuna
Hükümetin sağduyulu davrandığına
Her zaman dürüst olduğuna
Uzlaşmanın evinde oturarak, ses çıkarmayarak sağlandığına
ve buna benzer tüm yalanlara sonunda karnımızı tok ettiler

Yani hepsinin toplamında
Asla sokağa çıkmamaya, düşmanlaştırmaya, ses çıkarmamaya karşı olan tüm tabuları yıktılar...
Bir teşekkür ile bitirmem gerekirse

Bu insanlara tekrardan varolmak, yaşamak ve uğruna savaşmak için, ötekileştirdiğimiz tüm o 'düşmanların' aslında o kadar da düşman olmadığını görmemizi sağladığın için, o yüksek egona, o narsist kişiliğine, o bencil kimliğine, o kendini bilmezliğine, cahilliğine ve öngörüsüzlüğüne binlerce teşekkür ediyorum..

İyi ki böyle yaptın, iyi ki yukarıda yazılanların hepsi senin gerçeğin oldu, yok etmeye çalıştıkça bizim ne kadar çoğaldığımızı hesaplayamadın be kuzum..
Şimdi çok iyi anlıyorum, neden bu kadar korkuyorsun....


17 Haziran 2013 Pazartesi

evdeki hesap ve çArşı ya uymadı...

Bizi evimizden attılar.
Biz de tüm sokaklarda can bulduk,sorun değil. Hiiç sıkmayın canınızı.

Aynı gün.
Bir kaç alınacak vardı. Onları toparlayıp kuzenle geziye doğru yol aldık. Sözleştiğimiz arkadaşlarla buluştuk. Çadırların orada oturduk, kah ondan kah bundan en çok da ertesi sabahla ilgili umuttan konuştuk.
Bir megafon ne işe yarardı ki?
Sabah moral konuşması yapılacak dedi.
Elimde böyle megafonla tüm çadırları dolaşıp, herkese 'günaydın' 'günaydın' 'günaydın' 'günaydın'.. diyeceğim, dedi.
Aslında sinir bozucu değil mi?
Ama biz hepberaber güldük.
Megafon ise elden ele  dolaşmaya başlamıştı bile. Başka bir arkadaş, yoldan geçenlere 'boş gelmeyin, çorba getirin' mesajı veriyordu. Başka bir arkadaş, başka bir arkadaşına, tam olarak ne için olduğunu bilmese de kızıyordu veya kızdırıyordu. Ama hepimiz gülüyorduk.
Forumlar kuruluyor, insanlar kendiliğinden, hatta sorulmadan fikirlerini paylaşıyorlardı. Bu iyi bir gelişmeydi. Tabii buna bağlı onların da gözleri daha çok parlıyordu. Benim kızgınlığım dinmişti. İşte ne bileyim, endişelerim gitmişti. Ya geri adım atılırsa, bugüne kadar süren o direnmenin anlamı ne olacaktı ki? Sanatçı buluşmasından beri bunu düşünüp duruyordum. Dayanışma çıkmama kararı aldı. Sevindik.
Sonuçta Gezi parkı ne olursa olsun bizim..

Bir önceki günlerden bazılarında ve yine aynı sabah.
Erdoğan meşruiyetini yitirme pahasına böyle birşey yapar mı diye konuşuyorduk. Ben hep mümkün bulmuyordum bu olasılığı.Kendisi, anlamsız bir yere hukuki süreci takip edeceğini beyan etmişti, bu saçmalama sonucunda da bir saldırı beklemiyordum açıkcası. Yanılmışım.

Sonuç: Tam o esnada, başka bir grup arkadaşla sohbet ediyorduk. Bizim kafamıza baret, boynumuza gaz maskesi geçirmişlerdi. Ben yine de içeri girmeyecekler diye düşünmekteydim. Sanırım hayatımın en optimist anını yaşıyordum o ara, hala hatırlar hatırlar gülerim
Bizi hiç acımadan zehirlediler, dağıttılar, dövdüler falan. Çapulkenti de darmaduman ettiler.
Gerisi teferruat ve olağan..

Ara sokaklar, kurulan barikatlar, geri çekilmeler, tekrar öne gitmeler. Safları sıklaştıranlardık biraz. Ara sokaklara kadar girdiler, kapıların önlerine, kapıların içlerine kadar geldiler. Pangaltı tarafı. Benim yön bilgim çok iyi değil. Kafam da tabii biraz dumanlı.
Bir apartmana sığındık. Bunu 19 gündür bir çok kere yaşamıştık.
Ancak bu sefer apartmanın neredeyse içine girdiler. Biz sığındığımız 4.katta nefes almamak üzereydik. Kapı açıldı. Bir ses 'içeri girin'
6 kuşaktır İstanbullu bir aile. Bizi bir süreliğine misafir etti.
İstanbul'un güzel insanları...

Arkadaşların çoğuna ulaşamamaktan mı? Aramaya kıyamadıklarımdan mı (kötü birşey duymak istemiyordum) Yoksa nasıl nereye çıkacağımı bilmemekten mi? Darallardan darallar beğendik. Olmadı.
Çıktık sonra. Gerçek manada, daha çay içecektik'in üstüne hem de.
Karşı evin içine kadar giren biber gazından ağlama sesleri arasında yine döküldük yollara. Ana cadde, savaş alanı. Sloganlar atılıyor. Coşkuluyuz yine. Kaybettiklerimizin bir bölümüyle buluştuk. Sonra diğerleri de geldi. Sonra yine yoğun bir toz ve gaz bulutu...
Dünya tekrardan mı yaratılıyordu ne?
Böyle yaklaşık saat 12 30 a kadar Avrupa yakasını yol eyledik.
Sonra saatlere yorgun düşen bedenlerimizi alıp evimize dönmeye karar verdik.
Avrupadan Anadolu'ya bir yol. Bu ev demek ya benim için.
Uzunçayır'da bir güruh. Güruhların yine en güzeli. Orada da gazlandık biberlendik, elimizdeki taşlarla seslendik, ses eyledik o bariyerleri. (taş atmak yok!)
Sabah 5'e doğru eve girdik. Endişeli görünen ailem hala oturmaktaydı. Halk TV karşısında gözleri çakmak çakmak yanmaktaydı...

Ertesi gün malumunuz. Babalar günü. Benim hem komünist hem kemalist babam için nöbet devriydi. Aynen de öyle dedi giderken. 'Nöbeti devralıyorum'. Hiç dolanmadan  direkt Taksim'e çıkacaktı. Hani şu poliş işgali altındaki Taksim'e.
Çıktı da maşallah.
Çıktı bizim yiğit.
Kafasına yediği bir plastik mermi, kulağını sıyıran öteki, gazı biberi de tuz biber maşallah.
Benim ki gece direne direne eve geldi.
Dostlar sağolsun.

E ne oldu şimdi.
Hiç şöyle bir ses duydu mu acaba, açık mektuplarda, kapalı mektuplarda, fısıltılarda..
hmmm tamam o zaman, çok gaz yedik biraz geri çekilelim.... mi dedik.
Yoksa biz gaz yedikçe gaza mı geldik?
İyi düşün sayın başbakan.
Kim kazanacak bu işin sonunda?
Biz yine Taksim'deyiz.
Taksim kapalı mı, Harbiye
yok olmadı Osmanbey
Yok Tarlabaşı, tepebaşı, nişantaşı, cihangir.
gazi yürüyor, cadde yürüyor, kartal yürüyor..
eskişehir, trabzon, antakya, ankara, rize bile...
sen düşün.
benim oturduğum sitede ilk defa dün tencreler sokaklara indi.
tuhaf iş.
sen yapıyorsun, tersine işliyor.
ayakta ölmekse niyetin. 'kahraman' gibi hani
onu da bu saatten sonra yemezler.
iyi düşün
sonra diz dövmesi, alt dudak bükmesi, emine kurtar beni, kurtarmaz seni
itiraf et
evdeki hesap çarşıya uymadı
pişmanlık yasasından faydalanabilirsin hala
biz öyle senin gibi faşist diktatörler değiliz
o silahı yavaşça yere bırak
ve ağır ağır uzaklaş arkadaş


***sizi yüzde yüz seviyorum benim yüzde ellim...

12 Haziran 2013 Çarşamba

şahsına münhasır bir gerizekalı




30 ilde miting yapacakmış.
3 milyon ağaç dikmiş
3 örgüt sorumluymuş
3.köprü şartmış..
peki
3. büyük dinin peygamberinin
3 tane has adamı
3 çocuk politakası
3 kadın hakkı
3 tane boşolla meşruiyet kazandı
Allahın hakkı da 3 tabii

3 dönem yedik bizde
3 kere tahtaya vurmayla da geçmedi hani
3 kağatçılardan bıkmış aymazları
3. kere uyarmayacağını açıklasa da
Hayal ettiği gibi çapulculuk 3 günde bitmedi

Şimdi kendine altından 3 anahtar yaptırsa
Bu anahtarlar dünyanın en kıymetli yerlerini açsa
Kralın hallicesi göründü gibi

Şimdi bir tarafları 3 ata ata
Ceylan gibi zıplama zamanı

Zaten ne diyorlardı meydanda
Zıplamayan tayyiptir :)