25 Ocak 2015 Pazar

2014 sineması ve listelerim


Biraz gecikmeli de olsa 2014 filmleri ve bazı görüşlerim..
Özellikle hayal kırıklığı bölümündeki filmlere, dakikanızı bile ayırmayabilirsiniz.
Ama kaçırılmaması gerekenleri muhakkak tamamlamanızı öneririm.
Bu sene benim için en büyük film Interstellar'dı. Onun dışında yanına yıldız koyduklarım da sinema tarihinde hak ettiği yeri alacağına inandığım olağanüstü yapımlar.
5 üzerinden bir puanlama yaptım. Aşağıda görebilirsiniz. Bütün 5 ve 4 leri izleyebilmeniz umuduyla :) Çünkü sinema adına bu kadar zengin bir yıldan sonra açıkçası 2015 için ben o kadar umutlu değilim.. sevgiler..

**Atladığım dolu film için şimdiden kusura bakmayın..

Kaçırılmaması gereken, ortalama üstü, iyi filmler Kategorisi (kafama göre puanladım)



(top)

 Bilimkurgu/Drama : Bilimin artık önemini yitirdiği bilinmeyen bir gelecekte, insan nesli  tükenmeye yüz tutmuştur. Başka bir zamanda ve boyutta insan hayatının devam etmesi mümkün mü? (hızlandırılmış yazı)




Dram: Lenny Abrahamson, İrlandalı yönetmen, üniversite eğitimini fizik ve felsefe üzerine yapmasının yan etkilerini filmde açık şekilde görülüyor. Hiç beklenmedik kadar başarılı olan film, hikayesini hayatta hiçbir şey olamamış müzik sevdalısı Jon ile, Jon'un istediği her şeye sahip olan olağanüstü yetenekli Frank üzerine kuruyor. Doğaçlama müzik yapan grubun tüm üyeleri şahsına münhasır tuhaf tipler. Frank kafasına taktığı maskeyi asla çıkarmıyor ve hiçbir mimiğini görmememize rağmen insanlarla o kadar kolay iletişim kurması, müzik yaratma dehası izleyiciyi asla şaşırtmıyor. Müziklerini en fazla bir kaç kişiye ulaştırabildikleri hizbe barlarda çıkan grubun varolma hikayesi. Ama bu varolma, hiç de bizim beklediğimiz gibi sonuçlanmıyor. Tam bir klasik olacağına eminim. Bu sene izlediğim en iyilerden.


Drama/Müzik; Genç yönetmen Damien Chazelle, finansal destek bulamadığı için kısa film olarak çektiği Whiplash'le bir çok ödül kazanınca, finanse edilir ve sonunda uzun metrajını çeker. Toplam 19 gün sürer çekimleri ve başrol oyuncusu (yalnızca kendi şahsına bir yazı konusu bence) Miles Teller 15 yaşından beri bateri çalmasının üstüne, haftalarca bateri dersi almaya devam eder, ve final performansı aralıksız 9 dakika sürer. Kelimeler kifayetsiz kaldı. J.K. Simmons'un olağanüstü performansı ve bu arada zaten gençliğinden beri piyano çalmasına rağmen onun da ek ders alması filmin yüzüne çok güzel yansır... Bir müzik sevdalısının varolma savaşı. Senenin kesinlikle en iyilerinden.


Drama: Yönetmen Richard Linklater'ın çekimleri 12 yıl süren filminde, merkezinde Mason ve sonrasında annesi ve ablasının hikayesi. Çocukluktan ergenliğe geçiş. Hayat o kadar da heyecanlı ve aksiyonlu olmayabilir. İzleyiciye, başkalarının hayatlarından gerçekçi bir kesit vermeyi planlıyor. Ortalama bir ailenin ortalama bir hikayesini enfes biçimde yansıtmış kanımca. Büyük sözler yok, Alınacak ders de, çok samimi, sıcacık bir empati filmi diyebiliriz. Çok ödül aldı, daha da alacak gibi. Her şey bir yana, Yalnızca çekim tekniği bile çok cesur bir iş olduğunun işareti.










Politik/Drama: Ülkemizde Özgürlük Dansı olarak çevrilmiş bir Ken Loach filmi. Komünist Aktivist Jimmy Gralton'un yalnızca düşüncelerinden dolayı ülkesinden sürülmesinin, bir süre sonra 1932 yılında İrlanda'ya geri dönmesinin ve tekrar muhafazakar zihniyet tarafından dışlanmasının gerçek hikayesi.




The Grand Budapest Hotel, http://www.imdb.com/title/tt2278388/reference  5/5


Komedi/Drama: Hayali bir Avrupa ülkesinde Zubrowka Cumhuriyetinde, bir zamanlar göz kamaştıran bir otelin artık bakımsızlıktan ve savaş etkisinden harap duruma düşmesinin hikayesi.






Drama: Dardanne Kardeşlere olan düşkünlüğümü zaten bilirsiniz. Minimalist gerçekçi sinemanın duayenleridir kendileri. Son filmlerinde, depresyon tedavisi gördüğü için işten çıkarılan Sandra'nın bir haftasonunu kapsayan mücadelesi anlatılıyor. Hala her şeyden vazgeçmenin sınırında dolaşan Sandra, iş yerinden bir dostu sayesinde tekrar mücadele etmeye karar verir. Çalışma arkadaşlarının oylaması ile, ikramiye almayı, Sandra'nın çalışmasına tercih eden 16 kişiyi tek tek ziyaret edecek ve ikinci bir oylamada kendine lehinde karar vermeleri için ikna etmeye çalışacaktır.
Sınıfa dair büyük sözleri yokmuş gibi görünen film, Sandra, patron ve çalışma arkadaşları arasındaki ilişki ile bize gerçekten siz ne yapardınız sorusunu soruyor gibi. Herkesin kaybedecek bir şeyi varken ne kadar ahlakçı davranabilirsiniz? Bu mücadelenin Sandra üzerindeki etkisi de ,,, İzleyip de görün bence.





Ünlü matematikçi Alan Turing'in İkinci Dünya Savaşı boyunca, Enigma şifresini kırma mücadelesini anlatıyor.
İnsanlarla alışıldık biçimde ilişki kuramamasının ve buz gibi görünen kişiliğinin altında aslında toplumun baskısından ve kendini başka biri gibi göstermekten bıkmış bir dehanın gerçekliği var.
Benedict Cumberbatch'ın artık rüştünü iyice ispatladığını ve gelecek sinemasında önemli bir yer edineceğini rahatlıkla söyleyebilirim.





İlk anda bana Sofia Coppola'nın Somewhere'ini anımsattı. Bir zamanların holivud yıldızı olduktan sonra git gide şöhret merdivenlerinden aşağı inip, en sonunda filmde Michael Keaton'ın canlandırdığı Riggan'ın da dediği gibi bilgi yarışmalarında bir sorudan ibaret kaldığında kaybolmanın eşiğinde olursun.
Film kendini canlandırdığı hissinden asla kurtulamadığım M. Keaton ve bence sürpriz biçimde kendini oynadığına inandığım Edward Norton'ın bir nevi gerçek hikayesi. Sinemada hiçbir şey olamadıktan sonra bir tiyatro sahnesinde varlık göstermeye çalışan 'kahramanlarımız'ın hikayesi.
Muhakkak izlenmeli.




John Carney daha yönce yönetip yazdığı Once filmi ile hali hazırda en iyi özgün şarkı dalında 'Falling Slowly' ile ödülünü almıştı ki bu yeni filminde yine tek adaylığın aynı alanda olmasına şaşırmıyorum. Filmi izlemeden önce bu kadar doğal ve sıradan bir his ile içinde kaybolacağını açıkçası düşünmemiştim. Belki Once'ın aksine bu filmde holivudun ünlü isimleriyle çalışmış olmasının bunda bir etkisi vardı.
Ama öyle değil.
Ne Maroon5 solisti Adam Levine, Ne Mark Rufolo, ne dünya güzeli İngiliz oyuncu Keira Knightley gözümüze batıyor. Sokaklarda doğal seslerle birlikte müzik yapmaya çalışan bir kadının ve ona destek olmaya çalışan alkolik bir yapımcının hikayesi. Çok şahane!




X-Men: Days of the  Future Past, http://www.imdb.com/title/tt1877832/reference 5/5


Bilimkurgu/Fantastik










Dawn of the Planet of the Apes http://www.imdb.com/title/tt2103281/reference 4/5

Bilimkurgu/Drama, devam filmi. Hakimiyet anlayışı ve korku toplumu, zekasını çalıştırabilen tüm hayvanlar aleminin nihai sonu gibi duruyor.






Drama: Shawn Christensen'in hak ettiği itibarı bulamamış kendi yazıp yönetip oynadığı, senenin saklı kalanlarından muhteşem bir yapım olduğunu söyleyebilirim. Yer yer aklıma Wristcutters  geldi veya yine izleyenler anlayacak, A Single Man endişesiyle izlediğim bir filmdi, her şeyden vazgeçmiş tam bir kayıp kişiliğin, intihar girişimi esnasında çalan bir telefon ile gelişen hikayesi. Bazen hayat gerçekten sürprizlerle dolu. Ayrıca Paul Wesley de bu filmin sürprizlerinden diyebilirim. İzleyin







Bilimkurgu/Aksiyon: Yakın bir gelecekte bir uzaylı birliği dünyanın sonunu getirmek üzeredir. İnsanlık tüm güçlerini birleştirerek bu beklenen sona karşı direnir. Bu birliğe katılan askerlerden bir tanesi etrafında dönen hikaye, askerin kendini bir kısır döngü içinde bulması ve tekrar tekrar aynı felaketi - aynı günü yaşamasıyla devam eder.






Korku: Paris sokaklarının altında 6 milyon ceset var gerçekliğinden yola çıkarak, felsefe taşını ve buna bağlı bir nevi ölümsüzlüğü arayan bir grup gencin hikayesi.






Komedi, artık çocuğunuz mu var, hayat anlayışınız tamamen değişmiş demektir. Klasik bir çocuklu ailenin yeni komşusunun ise münasebetsiz bir avuç üniversiteliden oluşması nasıl karşılanır..komiklik şakalar.




Guardians of the Galaxy, http://www.imdb.com/title/tt2015381/reference  3/5



Bilimkurgu/Fantastik











Gizem/Drama: 5.evlilik yıldönümlerinde eşinin kaybolduğunu fark eden Nick, aynı zamanda bu vakayla ilgili tek tanıktır. Eşini öldürmüş olabilir mi? Tüm ipuçları izleyiciyi hayretler içinde kalacakları bir hikayeye götürür.









Suç/Drama: Bilinmeyen bir zamanda, büyük bir ekonomik bunalım olmuş ve insanlar tüm mal varlıklarını kaybetmişlerdir. Eski asker Eric, tek mal varlığı olan arabasını bir suç çetesine kaptırınca, gerilim dolu bir yol hikayesini başlatmış oluyor.










Komedi: Carly mükemmel bir ilişkisi olduğuna inanmaktadır. Sonunda hayallerinin adamını bulmuştur ve yetenekli bir avukattır. Kate ise mütevazi evliliğinde neredeyse her şeyin yolunda olduğuna inanan umutlu bir ev kadınıdır. Ve sonra daha yirmilerinde olan harika vücut ölçülerine sahip Amber. Tek sorun ortada yalnızca bir erkeğin olması.

Komedi: İkisi de boşanmış, orta yaşlarında, Lauren ve Jim'in öyküsü. Bir şekilde ilk buluşmayı gerçekleştirdikten sonra bir daha asla bir araya gelmemeye yemin eden bu ikilinin yolları, çocuklarının da dahil olacağı bir Afrika ülkesinde kesişir.



Aksiyon/Korku/Gerilim: Bir devam filmi olan Purge Anarchy, 2024 yılında Amerikan Hükümetinin toplum refahı için geliştirdikleri Arınma Politikasının sokaklardaki macerasıyla devam ediyor. Amerika'da suç oranı 0 noktasında. İşsizlik %1'lerde. Bunu sağlayan ise, senede yalnızca 12 saati kapsayan Arınma. Tüm suç serbest. İnsanların bir bölümü bireysel, bazıları çeteleşerek sokaklarda insan avına çıkıyor. Cinayet, hırsızlık, gasp, tecavüz serbest. Tüm polis teşkilatı ve hastaneler bu  12 saatte çalışmıyorlar. Bir siren sesiyle arınma başlıyor ve sabahın ilk ışıklarında yine bir siren sesiyle sona eriyor.




Bilimkurgu/Gizem/Aksiyon: 3 kitaptan oluşan bir serinin ilk filmi. Distopik bir gelecekte, insanlık yine bir virüsle yüzyüze gelmiş. Hafızaları silinmiş bir grup genç gözlerini bir labirentte açar. Kendi isimlerini bile hatırlamayan bu gençlerin hayatta kalma mücadelesi. Üstüne üstlük bir de gerçek dünyada neler döndüğünü çözmek durumundalar.


Bilimkurgu/Aksiyon: Ortalama olarak beyninin %20'sini kullanan yunuslar, dünyanın en zeki canlıları. Ve ateşi bulmaktan, uzaya gitmeye, kitaplar yazmaktan, savaşlar çıkarmaya yetili insanoğlu ise yalnızca beyninin %10'unu kullanıyor.
Ya daha fazlasını kullanabilsedik ne olacaktı?
İnsanın evrimi tamamlandı mı dersiniz? vs.
Güzel bir fikir.







Aksiyon/Bilimkurgu: Gelecekte, iklim koşulları tamamen değişmiş ve bu tüm insanlığın yok olmaya yüz tutmasıyla sonuçlanmış..Yalnızca bir avuç insan Snowpiercer isimli bir trenin içinde sınıfsal bir yönetim altında yönetilmektedir. Hayatta kalmanın bedeli yalnızca ağır değildir. Ayrıca koşullar değişse de haksızlık ve ayrımcılık ve zulüm kendinden hiç ödün vermez. İzlenmeli





Drama: Aslında üzerine konuşulması zor olan filmlerden bir tanesi. Metafizikçi bakış açısı biraz rahatsız etmiyor değil. Ancak Another Earth filminin yönetmeni Mike Cahill'in ikinci uzun metraj filmi olan I origins, Yaradılış taraftarlarının tutunduğu, Gözün tekliği ve eşsizliği üzerine kurulu bir film. İşte o yüzden bir biliminsanı olan Ian, gözün evrimiyle ilgili araştırmaya kendini bu kadar kaptırıyor. Gözün beyinle yani insan olmanın temeliyle bağdaştırırken bir yandan insanın bir yansıması olabilir mi, başka bedende ruh can bulsa bile, göz aynı kalacaktır, hatıralar gibi vs. şeklindeki ruhani söylemden kurtulamıyor. Sinemasal anlamda hoş bir anlatı olmasına rağmen, yine de dini yüceltmesi bağlamında çok sözü olmayan bir film. Bir önceki filmi çok daha iyiydi. Ama bunu da izleyin.








Aksiyon/Bilimkurgu/Gizem: Robert A Heinlein'ın 'All you Zombies' adlı hikayesinden senaryolaştırılan film, iyi bir pardoks hikayesidir. Jane bebekken yetimhaneye bırakılır, hayatı dışlanarak geçer, sonra 18 yaşında bir yabancıyla tanışır, aşık olur. hamile kalır ama yabancı onu terk eder. Kötü bir doğum geçirir ve hermafrodit olduğunu öğrenir ve ameliyat geçirir. Erkek olur. Hastaneden bebeği kaçırılır. Gittiği bir barda, zaman da yolculuk yapan bir ajanla tanışır. Ajan onun yetenekli olduğunu ve ona yardım edebileceğini söyler. İntikam için hayatında bu kadar yıkıma neden olan o yabancıyla tanıştığı zamana geçerler. Jane ile tanışır. Aşık olur... vs.




Drama; Robert D.J'ı kesinlikle severim. Baba oğul hikayelerini de, yalnızca erkek hikayesi oldukları için değil, aynı zamanda tuhaf bir donukluk taşıdıkları için hep ilginç bulmuşumdur. Bir savcı baba, ve avukat oğul ekseninde geçen bir cinayet hikayesi, suçluluk hikayesi.






Drama; Tek kişilik performanslar, altından kalkması zor olanlardır. Yalnızca iyi bir oyuncu olmak değil, soluksuz olarak performansı sürdürebilmeniz de önemlidir. Burada tabii ki en büyük iş senaryoya düşüyor kanımca, çünkü bu kadar aksiyona alışmış izleyici kitlesine bu kadar riskli bir hikaye sunmak, başlı başına övgüye değer. Ve neyse ki, doğru kast ile iyi şekilde kotarılmış olan Locke, büyük itibarını çoğunlukla Tom Hardy'nin güzel performansına borçlu. Hikayesi orjinal bir fikir sunmuyor, veya dramatik yapısı çok güçlü değil, hayatı değişmek üzere olan bir adamın yol hikayesi. Bir şeyleri geride bırakmanın, yeni bir dönemin veya bir bedelin hikayesi. Daha iyi işlenebilir miydi? Belki. Ama Hardy'nin performansı filmin üstünde, izlenebilir.




Komedi: Jon Favreau kendi yazmış yönetmiş oynamış. Ayrıca iyi arkadaşlıklar kurduğu da kesin olan Holivudlulardan. Bu da izleyiciyle arasında bir bağ kurmasına neden oluyor. Chef sıcacık bir mutfak hikayesi, bir baba oğul hikayesi. Bazen gülümsetiyor. Hele ki bu kadar sosyal medya döneminde, bir babanın gözünden tivitırın ne olduğuna ve algısına bir hayli sırıtabilirsiniz. Kastta Robert D.J yazdığına bakmayın. Üç dakikalık bir sahnesi var. Ama yine de bir pazar günü hoş vakit geçirmek için izlenebilir.
Uyarı: Aç karnına izlemeyin :D







Hayal kırıklıkları



The Interview http://www.imdb.com/title/tt2788710/reference 1/5



Exodus: Gods and Kings http://www.imdb.com/title/tt1528100/reference 2/5

Hunger Games: Mockingjay Part 1http://www.imdb.com/title/tt1951265/reference 2/5


The Fault in our Stars http://www.imdb.com/title/tt2582846/reference 2/5









How to Train Your Dragon 2 http://www.imdb.com/title/tt1646971/reference  2/5

Magic in the Moonlight http://www.imdb.com/title/tt2870756/reference  2/5




henüz izlemediklerim ama kesin izleyeceklerim, çok umutlu olduklarımın yanına yıldız koydum:








The Hobbit: Battle of the Five Armies http://www.imdb.com/title/tt2310332/reference










The Theory of Everything   http://www.imdb.com/title/tt2980516/reference *




bonus olarak eski tarihli ama benim bu ay içinde izlediğim harika filmler var






The Dyatlov Pass Incedent http://www.imdb.com/title/tt1905040/reference  4/5

The Broken Circle Breakdown http://www.imdb.com/title/tt2024519/reference  4/5


24 Ocak 2015 Cumartesi

değersizleştirirsen değersizleştiririm
sana şu masada oturduğum defalarca anda tekrar ettiğim gibi
evet, beni sevdiğin için seni seviyorum.
ve evet, eğer sen bundan vazgeçersen, vazgeçerim.
gidersen gider, unutursan unuturum.
platonik dikenlere inanmıyorum ben.
ilk önce küserim, eğer zor gelirse, kötülerim içimde, sonra yavaş yavaş, o canım zamanın huzurlu kollarına bırakırım kendimi, gözlerim sonuna kadar açık, bakarım hayata, izlerim insanları ve kaybolursun, hali hazırda olmadığın her şeyle birlikte...
dedi.
içinde ezberlediği cümlelerin hiçbiri bunlar değildi.
Şimdi aç camı, bak dışarı. işte şimdi özgür olma zamanı,
ne anlıyorsan tek düze kavramlardan, hepsini bildiğin kadar yaşayacaksın.
veya banane, nolursa olsun...
dedi. kızdığını fark edine.
Sokak kapısını açtı sokak kapısından beraber çıktılar. veda havası yoktu havada, veya sihirli herhangi bir şey. her şey tamamen klişe. her şey aynı bıraktığı gibi sıradan. içine çektiği kokusu gitmiş.
koku giderse aşk da gidere inananlardan.
arabadan inmeden son bir kere daha öptü onu. sanki boşluğun içinden geçen yüzü, gerçekten hiçbir şey hissetmemişti.
ne garip, insan bazen bazı şeyleri yalnızca içinde büyütüyormuş.. dedi içinden.
yazık. her gece yatmadan ismini andığım ve sabahlara onunla uyandığım da mı yalandı, diye merak etti.
yalandı demek ki.. insan zihninin oynadığı oyunlara şaşıyor insan.
hoşçakal dedi.
önceden de defalarca dediği gibi.
ama ilk defa seni sevmiyorum dedi.
ve gitti.
ta en başından yapması gerektiği gibi.

23 Ocak 2015 Cuma

kış ortasınnda bahar

Bu yıl,
Çok zamandır hasretle beklediğimiz soğuklar çoğumuzu mutlu etmedi sanırım.
Ben de yanılmışım. 
Geçen sene ılıkça geçen bir 'kış' mevsiminin anılarıyla kışı özlediğimi düşünmüştüm.
Soğuk, sokak kapısını açtığım anda yüzüme vurunca, o kadar da değilmiş dedim.
O kadar da değilmiş ki, ben üşüdükçe tekrar yazın hasretini çekmeye  başladım.
Zaten otuz beş yıllık birikimin sonucunda tam bir yaz insanıyım.

Ve bugün bahar. 
Hem de ocak ayında bir Cumaya denk gelen bahar.
Ben öyle planlıyorum, siz de güzel vakit geçirin :)

14 Ocak 2015 Çarşamba

tahsin'e

devinimin görsel dili.
tahsinciğimin sergi açılışını kazasız belasız atlattık.
şimdi adam kayırıcılık sayılmasın ama fotoğraflar muazzamdı. sanırım kendi klasik tarzının  dışında bir çalışma yapmış olmasının heyecanı da doruktaydı. sağdan soldan dinlediğimiz sinyaller ise pozitif. hem de oldukça. bir insan daha ne ister ki?
ben de sergi defterine aynen öyle yazdım.
"tahsinciğim, fena değilsin..." gibi küçük komiklikler şakalar başlangıcından sonra, bir evden sanırım bir sanatçı çıkar, ölmeden önce senin yarın kadar olabilirsem şanslıyım.. dedim.
doğru da sanırım. bazılarımız için sanat hep bir hobi, montumuzun cebinde, yanımızda, masamızın kenarında her zaman tuttuğumuz yedeğimiz gibi. yaşam yedeği.
onun için ise yaşam şekli. hiçbir zaman unutmuyor. evden neredeyse bakkala gitmek için çıkışında bile fotoğraf makinası taşımasını yadırgarken biz, o otuz yıldır bu şekilde yaşıyor. sabır işi.

onun hakkında; çok şey söylemek isterim ki zor. ama ucundan şunu bilmeniz kafi, onunla ne kadar gurur duysak az, hem sanatıyla, hem bakış açısıyla, hem sevgisi ve hayata karşı olan sonsuz sadakatiyle bizi 'birşey'lere dönüştürdüğü için ve bizi 'biri' yapmak için bu kadar didindiği için, hep bir kavgası ve mücadelesi olan tahsin'e ne kadar teşekkür etsek az.
dünyayı bu denli değiştirmeye çalışan ve tüm olumsuzluklara rağmen asla yılmayan bir insanın gözünden  dünyanın bu kadar güzel yansıtılması harika bir şey.

teşekkür ederiz.

ayrıca, oraya kadar gelen bizi yalnız bırakmayan tüm dostlara arkadaşlara teşekkür ederim. harikasınız. erkenden gidip babama tam destek olan yaseminciğime olan sevgim bir başka tabii. küçük gizli tahsin pr.cısı gibi gibi :)
şimdi buraya tek tek herkesin ismini listelemek olmaz sanırım. çünkü ayrıca binbir türlü çaba vermesine rağmen, son anda çıkan aksaklıklar nedeniyle iştirak edemeyenleri de biliyorum ve onları da çok seviyorum.





















Sergi: Devinimin Görsel Dili (Expression of Motion), Tahsin Aydoğmuş
30 Ocak 2015 tarihine kadar, Nişantaşı, Galeri Işık'ta devam ediyor.
İlgililere duyurulur, sevgiler.


Not: bizi her sabah Nazım'dan bir kupleyle uyandıran babam'a

sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin? 
işin kolayına kaçmadan ama 
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil 
ne de ak örtüde elmaların 
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini 
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin? 
1961 yazı ortalarındaki küba'nın resmini yapabilir misin? 
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm 
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?

Bizim için de sensin Tahsincim...

8 Ocak 2015 Perşembe

Charlie Hebdo'dan Turan Dursun'a, bence de kesinlikle 'Dİn Bu'

Akşam saatlerinde @barikanınkuyusu bana bir mesaj atmıştı, Fransa'da olanları duydun mu, şeklinde. Sonra işte twitter'dan takip ve onun devamında yaşadığım hayal kırıklığı paha biçilemez.
Bu ve benzeri cümleler kurmaktan yoruldum. Facebooktaki profil resmimi değiştirmekten de. Artık politik bir şey düşünmekten de yoruldum. Ne biçim bir memlekette yaşıyorsak eğer, tüm insanı içten içe öldüren bulaşıcı bir tiksinti virüsü var gibi.
Neyse çok uzun yazmayacağım. Ama bir ateist olarak toplumun en ötekisi gibi hissettiğim anlardan biriydi.
Dün bu iğrenç olay yaşandıktan sonra ulusal kanallardan özel kanallara hemen hemen her yerde aynı şey konuşuluyor, ortalama tivitler atılıyor, genel görüş genel çerçevede değerlendiriliyordu.
Olabilir.

Şimdi benim elimde telefonum öyle veya böyle konuyla ilgili ne yazmam gerektiğini düşünürken aslında kafamın içindekileri tivite sığdıramayacağımı anladım. Bu bir.
Ama daha da önemlisi, yazdığım yoruma hashtag koyarsam, çok tepki alır mıyım acaba diye tereddüt ettim. Bunun adı da korku. Bu da iki.

Neyse şimdi kendime ait alanımdan yorumlamam sanırım daha kolay. Bunun için de beni asmaya kalkmazlar umarım.

Ateist, marxist, sosyalist, kadın, demokrat vs. olarak, diyeceğim şudur.
Tüm dinlere eşit mesafedeyim. Yani tüm dinlerden eşit mesafede tiksindiğim doğrudur. 
Hiçbir dinin veya mezhebin insalık tarihi adına hayırlı bir şey yaptığını, işlevsel anlamda bir fayda sağladığını düşünmüyorum. Ayrıştırıcı olan veya seçemediğimiz diğer her şeye benzer şekilde. 
Bu söylediğim bir faşizm değil hele islamifobi hiç  değil, çünkü bunu tiksintiyle karşılamama rağmen hiçbir inananı, imanhaneyi, inanç önderini yok etmeye, öldürmeye, işkence etmeye kalkışmadım ve kalkışmayı planlamadım. 
Bundan sonraki yakın veya uzak gelecek içinde de böyle bir niyetim yok.
Gerçek müslümanlık bu değil? Gerçek müslümanlık ne peki? Gerçek müslümanlığın, bireyin kendi hayatından çıktığı anda yaşananları hepimiz hatırlayacak yaştayız. Şeriat toplumlarının yöntemlerini, bu olgunun hakim olduğu kendi coğrafyamızdaki sekterliği sağolsunlar fazlasıyla tecrübe ettik.
Şunu demek istiyor olabilirim ve affınızla da hiç ilgilenmiyorum. 
Gerçek müslümanlık bu. Hoşgörüsüzlük. Kendine benzetme çabası. Tahammülsüzlük. Nefret söylemi. 
Zaten kendinden başka herkesi cehenneme gitmeye tutsak eden bir 'görüş'ün altında nasıl bir harikalar  diyarı yatabilir ki? Teolog falan değilim. Olmaya gerek  de yok. Turan Dursun'u da hatırlıyorum. Yüzünü dünyaya dönmeyen ve bilimden ve sanattan beslenmeyen tüm düşüncelerin karanlığa mahkum olduğunu ve ötekileri karartmakta kararlı olduğunu biliyorum. O yüzden tartışma, bu gerçek müslümanlık değil başlığı altında değil de, din hangi kaynaktan beslenerek, hangi ihtiyacı gidererek bu şekilde güç kazanıyor, kitlelere ulaşmak için hangi araçları kullanıyor, kullandıktan sonra aradan yükselen özel zümreler neler yapabiliyor.. gibi başlıklara eğilirsek eğer, en azından bir çıt daha bir yere varma ihtimalimiz olabilir.
Benim korkum batı dünyasında yükselmekte olan İslamifobi değil. Bu bir kontör 'düşünce' modeli veya karşı çıktığı şeyin tıpatıp kendisi. Onu da aynı şekilde ele almak lazım. Bu fanatikliğe karşı topyekün karşı çıkarken, İslam aleminin 'gerçek özünden' beslenerek değil de, toplumsal ve tarihi gerçeklerden yola çıkarak ilerleyebiliriz bence. Çünkü varolması, ötekinin varolmamasına bu kadar bağlı bir 'düşünce', sizi de her an yok edebilir. Tesadüfen değil. 
Yani müslümanlık ve tüm diğerleri için diyeceğim şey, Din bu!

Saygılar.

24 Aralık 2014 Çarşamba

hayde bakalım alın size bu yılın beyannamesi!

kabaca, enteresan bi bok olmadı.
tecrübeyle öğrendiğimiz şeylerin sayısı daha fazla artmadı.
hükümet, bkz.'bu millet en güzel nasıl s.....?' mottosundan ödün vermedi, şükürler olsun.
iyi yönetmenler iğrenç filmler çekip, peygamber isimlerinden gittiler.
daha iyi yönetmenlerin bazıları on iki yıllık çalışmalarını paylaştı bizimle ve biri de beşinci boyuta taşıdı bizi.
bizim gibi ülkelerde paralel evren tartışmaları yine de paralel örgüt tartışmalarının önüne geçemedi. 
çoğu yerde olduğu gibi çocuklar ölmeye, kadınlar tacize tecavüze uğramaya, haklar ihlal edilmeye devam etti. 
tepki veren popülasyonda niceliksel bir azalma oldu, aynısını nitelik açısından söyleyemeyeceğim.
birilerimizin en yakınları göçüp gitti bu hayattan, bazı yakın arkadaşlarımız ise anne baba olmak üzereler.
ülkede fevkalade atamalar gerçekleşti (güreş hakemliğinden istanbul şehir tiyatrolarına misali), basında atılmalar, haberlerde kaymalar, şekil değiştiren penguenler her zamanki gibi popülerdi.
birilerimiz işsiz kaldık, birilerimiz yükseldik falan filan. 
görmediğimiz ülkelere veya şehirlere gittik bu sene. ve hiç denemediğimiz yemekleri denedik ve acaba yarın bu da yasaklanacak mı korkusu olmadan kadehleri devirdik.
bazılarımız da mıhlanmış olduğumuz yerlerimizden bir adım ileri gidemedik tabii.
kapalı alanlarda sigara içti birileri, birileri sigara içilmez afişlerinin önünde poz verdi. ve hala bu konuda tek ceza ödeyen kişiyim.
bir kaç iyi yazar güzel kitaplar çıkardılar, bir kaç beklenen kitap ise beklentiyi karşılamadı. daha da önemlisi yine aynı tarz seriler sinema sektörüne damga vurdu ve bunların bir çoğu da başarısız oldu kanımca.
birileri zengin olmaya, birileri fakirleşmeye birileri de 'istikrar' uğruna göz göre göre haksızı savunmaya devam ettiler.
yerel seçimlere gittik ve ülke olarak bilinen en resmi 'mal beyanında' hep birlikte güldük eğlendik.
fıtrat kelimesinin tekrar tekrar altını çizdik, resmi rakamla 301 kişiyi göçük altında yitirdik. akıl dışı açıklamalardan kimimiz tiksindik kimimiz omuz silkip geçtik.
döviz kurlarındaki tutarlılık ülkedeki demokrasiyle ters köşe oynamaya devam etti, ayakkabı kutularının hesabını ise kimse vermedi. üstüne üstlük çalıntı paralar-altınlar hırsızlara faiziyle iade edildi. bazı hırsızlar faizi 'kızılay'a bağışladı çok şükür.

yıl sonu yaklaştığı için daha çok ajanda, kalem vs sipariş etti şirketler. yılbaşı tatil hesaplamalarında köprü kurmak için can attı çalışanlar. bazılarımız tatil yapma açısından tabii ki daha şanslıydık.
finans bölümleri geçen seneye göre daha iyi bir yıl hesaplayamadı. ama çoğu plazalar abes paralar saçarak motivasyon yemekleri vermeye devam ettiler. 
haksız yere cezaevine girenlerin bir bölümü çıktı, onun yerine başkaları haksız yere cezaevine girmeye devam etti ve hukuka yapılan darbeyi bir süre sonra karikatür tadında izledik.
birileri hayvanlara işkence yaptı, birileri bu işkenceyi ifşa etti, birileri insanlara bakmalı önce diye tartıştı onlarla, sanki kötü olan her şeye aynı anda karşı durulmazmış gibi.
hastalık yılı oldu, ve insanlar başlarının üzerinden kova kova buz döktüler. kimileri için ucuz bir şov olsa da bu, bu sebeple gerçekten acı çeken, mücadele eden insanlar olduğunu izledik, öğrendik hep beraber.
bazı halklar yurtlarından edilmişti, en acısı da iç savaşlar tüm pisliğiyle devam etti. çok ihtiyacımız varmış gibi yeni fanatiklerle tanıştık, yanıbaşımıza kadar da sokulabildiler vallahi. acaba o metro patlar mı, bu meydan çatışır mı falan tartışmalarında bulduk kendimizi. sonu hep gülücükle veya tuhaf bir kaygıyla sonlanan.

türk dizileri reyting kaybetti, çoğu popüler abinin ablanın dizisi yayından kalktığı için saçını başını yolanlar oldu. basın her zaman ki gibi acımasız tavrını sürdürdü ve yeniden o ses türkiye ve gariban ebru ablamızın yılı oldu bu sene.
yeni yeni dolu yabancı dizi keşfettik. bir de harika bir mini dizi. ve ayrıca hiç dizi izlemeyenimiz bile konuyu ucundan merak eder oldu. olayla hiç alakası olmayanlar bir yana tabii.

kısaca;
dostluklar bitti dostluklar başladı. aşklar bitti aşklar, boşananlar, yeniden evlenenler ve doğanlarla birlikte ölenler. klasik bir yıl işte.

birinci tekil şahıs olarak, sondan başa doğru

bir metre olan saçlarımı kestirdim kulak hizasında.
bir operasyon geçirdim ve portakalden hallice kistlerimden kurtuldum, sonuçlarım da temiz çıktı.
hiç planımda olmayan bir avrupa şehrine gittim, Lyon'a ve şaraptan çok bira içtim.
iş sebebiyle istanbul ve türkiye genelinde hiç gitmediğim bölgelerine seyahat ettim, her türlü dünya görüşüyle ortak dil nasıl yakalanırı öğrenmeye başladım diyebilirim.
on üç yıl sonra ilk defa almanya'ya gittim ve iki şehir birden gördüm ve almanları sevmek için ne kadar çok nedenim olduğunu tekrar hatırladım ve kağnıdan sonra  dünyanın en yavaş ulaşım aracını kaçırdım yabancı bir ülkede.
sevgiliyle barıştık bu arada. ikimiz yıllardır olduğumuz gibi çok tatlıyız, ama en tatlı hala benim kanımca.
dinlenmem gereken bir yaz tatilini bol alkollu geçirdim ama en azından sevdiğim bir mekanda, sevdiğim insanlarla birlikteydim.

ortaya karışık

çok güzel filmler izledim, okumadığım kadar kitap okudum son aylarda ve iki tane yeni öykü yazdım.
büyük ihtimal senenin belli bir kısmında çok ağlamış olabilirim ama iki tane çok yakın arkadaşım evlendi ve şu anda ikisi de çok az farkla anne olmayı bekliyorlar. ayrıca güzel teklifler alan insanların  da haberleri geliyor küçük küçük. bunun gibi gülümseten mutlu eden durumlar da var tabii.
bazı şarkıları  daha çok dinledim, bazı şarkıları hiç dinlemedim sonra da şarkıları anlamsızlaştırmanın doğru olacağı kanaatine vardım.

bir bölümümüz için, en kötü ihtimal, her yıl kadar kötü bir yıldı. bir bölümümüz için en kötü yıldı, bazılarımız ise kötüydü boşver modunda. ve çok haklılar. hepsi.
ben, üzüntüleri çok düşündüm bu yıl. o yüzden üzerinden geçmek istemiyorum. genelde olumsuz şeyler insanın üzerinden güzel geçerler.
fiilin başka bir çekimi, geçtiler.

seni öldürmeyen şey güçlendirir.
hadi ordan! pis bir burukluk kalıyor geride. acısı dindiği zaman tabii. öyle sorguladığın anlam veremediğin senden bağımsız kötü şeylerin izi. kızma duygumun duyarsızlaşmasını bekliyorum ben de. olacak elbet diyerek, umutlu bir şekilde.

öbür taraftan da, ölmedik be daha, o kadar da değil.. var bir şekilde. hangisine konsantre olmak istersen, oradan yak, özgür irade.

yılın sürprizi ise, çeyrek bilet aldım :D çıkarsa çok şey değişecek haberiniz olsun!

bakalım.

şimdiden herkese hak ettiği bir yeni yıl diliyorum.
he bi de sevgiler.

4 Aralık 2014 Perşembe

yeni kitaplar ve distopyalar

ütopya ile distopya arasındaki temel fark geleceğe bakış açısıdır.

Labirent Serisi 3 kitaptan oluşuyor, aksiyon fantastik gizem ama temelde distopik. Gelecekte bir şey olmuş.. bu en başlarda bir sır ve genç çocuklar gözlerini bir asansörde açıyor. Kendileriyle ilgili hiçbir şey hatırlamadan, isimleri dahil. ve bu asansör onları bir labirente çıkartıyor. Veya labirentin tam ortasındaki boşlukta yaşamaya mahkumlar. Her ay 1 yeni çocuk katılır. Çaylak. Ve içeride bir sistem oluşmuş. Hayatta kalmaları lazım. Kimileri aşçı kimileri botanikten sorumlu kimileri koşucu. Sistemin en üstündekiler koşucular. Çünkü labilerente belli aralıklarla girmeye koşmaya labirentin planını çıkarmaya ve hayatta kalmaya mecburlar. Yani aynı zamanda akıllı, planlı, ve güçlü hafızalı olmalılar. Labirentin 8 kapısı sabahın erken saatinde açılıp, gün batımında aynı saatte kapanıyor. İşte koşabilme süreleri bununla kısıtlı. Labirentin  taştan duvarları kapandıktan sonra hem de her defasında labirent değişiyor ve ortaya insanları öldürmekle sorumlu canavarlar çıkıyor. Eğer kapılar kapandığında labirentin içindeysen hala asla geri dönemezsin.
Bu asıl olarak ilk kitabın, Ölümcül Kaçış'ın özetiydi. 
İkinci kitap Ateş Deneyleri, bu sefer macera kaldığı ters köşeden devam ediyor. Karanlık bir koridor boyunca yürümek zorunda kalanlar, güneş patlamasıyla yok olmaya gelmiş bir dünyaya çıkıyorlar. Daha da korkuncu ise kimseye güvenemeyecek kadar ihanete uğramış olmaları. Bunun üstüne Işıl hastalığı ve bu her bir kişiyi sancılı bir ölüme hatta deliliğe mahkum ediyor. Ancak oyun ikinci kitapta da bitmiyor. Çünkü belli ki yaratıcıların bir hesabı var. Bir şeyin peşindeler. Işıl hastalığının doğal yollarla engellenmeyeceği konusunda herkes hem fikir. En zengininden en fakirine herkes ölümle pençeleşirken hiçbir genetik/bilimsel açıklaması olmadan bu hastalığa bağışık olan bir kaç çocuğun açıklaması ne olabilir?
Üçüncü kitaba kadar okuyucuyu o macera içinde yoruyor. Ve son kitapta her şey neredeyse başladığı noktaya varıyor. 
Etkileyici.
Sürprizi çok bozmak istemediğim için daha çok  detay vermiyorum ama tür sevenler için rahatça okunabileceğinden eminim. Bence edinebilirsiniz.

Şimdi gelelim asıl önemli kısma.
Başka bir seri daha bitirdim. Bunun film projesi sanırım 2016'ya sarkabilir. Şu an film haklarıyla ilgili yapım şirketleri görüşüyorlarmış. 
Hemen hemen tüm distopyaları takip etmeye çalışan biri olarak, son zamanlarda okuduklarımın en iyisi diyebilirim.
Teri Terry'nin 3lemesi
2054-Çıkış Yok
2055-Büyük Hesaplaşma
2056-İsyan
Yazar hakkında fazla bilgi edinemedim ancak bildiğim kadarıyla Fransa menşeli. Bir  çok ayrı mesleki alanda çalışma yapıp sonunda yazarlıkta karar kılmışa benziyor. Ne de iyi yapmış. Ayrıca yazım süreciyle ilgili ikinci kitabın sonunda bir roportaj bulmanız da mümkün. Kendi websitesinden de daha detaylı bilgi. 
Kitaplara gelirsek, Kyla baş karakterimiz. Ve geleceğin dünyasında suçu önleme yöntemleri değişmiş. 16 yaşını geçmemiş tüm suçlular hafızaları silinerek yeniden programlandırılıyorlar ve levo takmaya mecburlar. Levo onların tüm duygularını ve dürtülerini belli bir sınırda tutmaya yarayan bir saat, bir bileklik. Levo, insanın genel olarak hep mutluğun sınırında kalması gerektiğini söylüyor. Böylelikle insanı şiddete iten bütün her şeyden uzak kalmanın bir yolu. Tabii bir de idam edilmemenin. Kyla yeni ailesine teslim ediliyor. DAha önce hastanede ona programlama boyunca öğrettikleri gibi, onlara anne baba ve abla diyecek. Kendiyle ilgili tek bildiği şey bu. 
En azından belli bir yere kadar öyle sanıyorsunuz. Sonra bir terslik ortaya çıkıyor tabii. Kyla koşmayı çok seviyor ama aynı zamanda ona gerçekmiş gibi gelen her gece yüzleşmek zorunda kaldığı kabusları var. Birileriyle konuşuyor, birilerinden kaçıyor. Ama uydurma olamayacak kadar gerçek. Toplumun katı kuralları karşısında kimseye güvenmemenin başka bir boyutunda Kyla. Kim iyi veya kim  düşman kesinlikle belli değil. Ancak sınırların bu kadar net ve kati olduğu bir dünyada ayakta kalabilmesi için uyum göstermek zorunda olduğunun farkında. Çünkü ne de olsa ona artık ikinci bir şans sağlanmış. Programlanmış olmanın en 'güzel' yanı. O artık eskiden yaptığı suçla yüzleşmek zorunda değil. Ve bunun karşılığında her şeye tekrardan başlayabilir. Bu yalnızca suç işleyenlere has bir uygulama..
Veya gerçekten öyle mi? Kyla geçmişte ne yaptığını bilmiyor ama yapamayacağı şeyler var gibi duruyor. Kyla bir sağlak. Ancak elini ilk kestiği gün sol eliyle dahi iyi resim yapabildiğini görüyor. Ve sonra onu güvende tutmak zorunda olan yeni babası. Ve her hafta hesap vermek zorunda olduğu sorumlu öğretmeni. Ve Ben. Onunla toplantıda tanışıyor. Hayatı boyunca güvenebileceği tek adam gibi görünen Ben.
Ve sonra ikinci kitap, hafızanın kapılarını ufak ufak açmaya başlıyor. Birlikte kaldığı ailesinin kim olduğu ortaya çıkmaya başlamış, geçmişte bazı şeylerde terslik olma ihtimalleri artmış. Kimin suçlu kimin masum olduğuna kim karar veriyor? Her şey bir karmaşa ama hepsi sizi son kitaba götürüyor. Maceranın sonuna. İsyana.
Bir gözetleme toplumunun nihai sonu, büyük birader mi dersiniz, siz bilirsiniz, tep tipleştirmenin öteki yüzü ve tipsizleştirmenin. Sistem bir şeyi koruyor. Güç. İktidar. Foucault yanılsaması mı? Hayır bence gerçek. İktidar ve güç ilişkisi karşısında adalet zedeleniyor. Bilgi küçülüyor. 

Çok iyi kurgulanmış bir distopik üçleme olduğunu düşünüyorum. Ve tekrardan zaten hali hazırda diğerlerini okumuş olduğunuzu farz ederek bunları öneriyorum. 

Dip not: Son bir yılda her kitabı (yaklaşık 20) yarım bıraktıktan sonra, iki haftada 6 kitabı bitirmiş olmanın verdiği gazla devam ediyorum. Üşenmeyin birşeyler okuyun, ekrandan değil ama.