10 Aralık 2012 Pazartesi

thank you c.b:)

Sağ taraftaki karın ve sırt kaslarım biraz ağrıyor. Dün mekikte kendimi zorlamış olabilirim.
Ve iğrenç hava, yalnızca ıslak değil aynı zamanda soğuk ve anlamsız bir şekilde esiyor, bir pazartesiye en yakışır halde.
Hiç keyfim yok, biraz bu yüzden, biraz uyuyakaldım, biraz işe bir kaç sorunla falan başladım, ancak şimdi başımı kaldırıp iki satır yazabiliyorum.
Kara kış aslında daha en az 4 ay sahnede olacak biliyorum
ve pazartesiler ömrüm izin verirse her zaman benim canımı sıkmaya devam edecek
ve her hava soğuk olduğunda, daha çok trafiğe kaldığımda, yağmurdan ıslanırken bir yandan da donduğumda
ben yine güne kötü başlamış ve mutsuz olacağım.
oF
Ayrıca o çok beğenilen Looper filmini izledim, filmin ismi Rain Maker olsaymış, daha mantıklıymış, çünkü hikayenin odağı tamamen değişti özellikle ikinci yarıdan itibaren. Ayrıca bin tane cevapsız soruyla biten tuhaf bilim kurgulardan bir tanesiydi. Gerçekten bu tetikçiler neden kendi yaşlılıklarını öldürmek zorundalardı ben anlamadım. Güzel bir fikirle başlanmış hikayeye. Şöyle ki, yine ben distopik gelecek tasarımlarından hoşlanırım. Bu hikaye de 2044 lerde geçiyor, zamanda yolculuğun keşfedildiği ve keşfedilmediği 30 yıllık zaman diliminde geçen bir bilimkurgu hikayesi. Bilmem ne takip sistemi yüzünden gelecekte insanları öldürmek neredeyse imkansız olduğundan, büyük abiler bu tetikçiler denilen sınıfı kullanarak kurbanlarını geçmişe gönderip öyle infaz ettiriyor ve böylelikle onları gelecekten de silmiş oluyorlar. Ancak film bu sistemin en azından biraz da olsa detayları, veya dejenerasyonun boyutları üzerinde durmaktansa, (ki antiütopyalarda hatta bilimkurgularda çevre/toplum betimlemeleri en sevdiğim kısımdır) daha çok bir kovalamacaya dönen film beni kendinden uzaklaştırdı. Küçük Joe'nun hikayesi dışında diğer hikaye neredeyse unutulmaya yüz tuttu. Büyük beklentim nedeniyle de olabilir, ancak çok hayal kırıklığına uğradım. Zaten saat 23 30 da bitirdiğim filmin üzerine, hemencecik The Dark Knight Rises'ı tekrar açıp, en azından iki Alfred, Bruce diyoloğu dinleyip öyle uykuya dalayım dedim. Yüzümde bir gülümsemeyle C. Bale'e bir kere daha aşık oldum:) sonra da sabah uyanamadım ya, o ayrı. Zincirleme reaksyon gibi.
Neyse şu an Grange'ı okuyorum (sisle gelen yolcu). Ama koşarak Zamyatin Biz'e başlayıp en yakın zamanda yüzüncü kere Equilibrium'u izleyeceğim.
Bu arada iyi bilimkurgu için kesinlikle
*Moon
*Districit 9
*Another Earth
öneririm.
Distopyalardan yazmak istemiyorum, o başka bir yazımın konusu olacak. Ben de küçük küçük alan seçmeye çalışıyorum. Kuzen de sanırım biraz inandı bana. Ben galiba anti ütopyaları çok seviyorum. Okuduğum tüm kitapları  tekrar elden geçireceğim ve Huxley ve Orwell ve Zamyatin ve Rand.... Hepinizi seviyorum.
Of bak içimdeki pazartesi şu an kayboldu.
Herkese iyi haftalar arkadaşlar, sevdiğiniz bir şeyleri düşünün gerçekten iyi gelecektir size de..

Yardım için isterseniz benim gibi arada bakabilirsiniz
Christian Bale'in imdb'deki in development bölümüne:))

7 Aralık 2012 Cuma

Argo

Büyük Ortadoğu Projesi, Arap Baharı, 2020 lerin ortalarına doğru en kazançlı-değerli petrolun (Suudileri geçip) ABD'deki petrol olacağının söylentileri. Irak, Suriye, Mısır, Libya....müdehaleleri. Bölgedeki ABD'nin gerçek etkisi ve politikası üzerine artık yazılmayan çizilmeyen kalmadı sanırım.
Petrolün yerine ne yapılırsa yapılsın ikinci bir enerji bulunamadığı, bulunsa da masrafının çok yüksek olduğu da kesin. Yani kalkıp petrol aslında o kadar önemli değil, git gide önemini yitiriyor gibi söylemlerin gerçekçilikten ne kadar uzak olduğu kesin. O kadar zaman geçti, ben daha üniversiteye girmeden konuşuluyordu yok güneş enerjisiyle yok su enerjisiyle yok havayla çalışan arabalar... Olmadı. Tüm dünya Akdeniz şeridinde yaşayan, savaşmayan ve üretmeyen birer beyaz yazlık ev olsaydı, Belki. Binamızın tepesindeki depolarımız, güneş enerjisiyle ısınır ve biz de günün belli saatlerinde oradan gelen sıcak suyla geçinip giderdik. Oldu mu? Don Kişot yel değirmenlerine karşı savaşıyor. Mümkün değil. Koca silah sanayiden bahsediyor, bilmem kaç tane ülkenin toplam milli gelirinden fazla kazanıyor. Tabii ki krizle beslenen kapitalizmin bunlara ihtiyacı olacak. Hem kendi içinde büyüyen açlığı zapt etmek için, hem yalnızca zapt etmek için. Çete savaşlarının desteklenmesi, hükümetlerin çökertilmesi, komşu ülkelerin birbirine düşmesi sayesinde ne oluyor. Artık ufacık çocuğa da sorabilirsiniz.
Satış. Satın alma. Para dönüyor. Büyük paralar.
Şimdi sistemlerinin temeli buraya bağlıysa eğer, üretime değilde, para dönüşüne neden şaşırıyoruz ki. Fakirliğin büyüdüğü bir zamanda, hemen hemen her ülke için, suç oranın arttığı, cinsiyetçiliğin ve gericiliğin büyüdüğü bir zamanda, aynı zamanda lüks tüketimin %10 büyümesi absurd mü sizce?
Değil.
Neyse Amerika diyordum, eğer acil olarak toparlanmazsa, borsadaki ilk altı şirketlerin batması söz kosunu.
İki binlerin başından bir istatistik:
Amerikada yaşayan 3 milyondan fazla insan açlık sınırının altında yaşıyor.
Gittikçe artan evsizler nüfusu.
Amerika nüfusunun %5'i tüm gelirin %40'ının sahibi.
Sigorta şirketleri parçalanıyor. Buna denk olarak sağlık ve eğitim sistemleri çöküyor. Neredeyse açlıktan ölmek üzere olan kendi halkını sokakta, hastane kapısında ölüme terk ediyor.
Memnuniyetsizliğin büyüdüğü topraklardaki bu huzursuzluğu ne ile örtebilirsiniz?
Cumhuriyetçi ve Demokrat politikasının değiştiremediği işte bu büyük ideal, kendi statüsünü korumaktan geçmekte. Bunu da herkes biliyor.
Düşmanlıklar beslenecek ve bunu illahi ki elinde silahla yapmana da gerek yok. Kanlı vahşet politikanı meşrulaştırman için yalnızca doğru araçları kullanman yeterli.
İşte yalnızca bu yüzden Operasyon Argo filminden nefret edebilir insan.
Sinama dili açısından, izlemesi rahat, görüntü kalitesi yüksek, sahne geçişlerinde kopukluk yok, odak noktası belirgin, heyecan kurgusu tam, oyunculuklar iyi, nicelik anlamında tam bir film yani, en azından bence.
Sinema tarihi açısından ise neye hizmet ettiği belli. Filmden çıktığımda biraz daha İran'lı hissettim. İçimdeki ortadoğulu en çok İran Devrim Muhafızını sevdi. Bu tabii benim bakış açım ve hassasiyetimle ilgili. Tabii ki filmin hizmet ettiği şey kendi çapında başarısını sağlayacak, belki oskar heykelciğini kapacak, belki Ben Affleck iyi yönetmeler arasına adını yazdıracak, şimdiden imdb sitesinde yüksek puanla giriş yaptı bile.
Bir de tabii ki ABD'nin ağır ağır işlediği orta doğu evcilleştirme/uysallaştırma politikasının son halkası olan, mahallenin azgın köpeği, biraz aslanı İran'a yapacağı müdehale kesin. Sesler bu filmden sonra biraz daha mı kesilir bilmiyorum. Çünkü artık tarihi biz bu filmlerden öğreniyoruz ya. Böylesine barbar, cahil, acımasız ve karalar içindeki bir halka haddini bildirmenin zamanı gelmedi mi? de diyebilirsiniz, kendinize gelip tepki de verebilirsiniz, seçim sizin.
Ama operasyon Argo, yalnızca bir film değil, aynı zamanda bir propaganda, bundan emin olabilirsiniz.

6 Aralık 2012 Perşembe

obsesifmakinist: Aşk, heyhat..

obsesifmakinist: Aşk, heyhat..: Hem aşkın ne olduğundan hem ne olmadığından bahsetmek istiyorum. Acemice. Yoksa herkes aşk sarrafı maşallah, kendi çaplarında duayenler, ...

Aşk, heyhat..

Hem aşkın ne olduğundan hem ne olmadığından bahsetmek istiyorum. Acemice.
Yoksa herkes aşk sarrafı maşallah, kendi çaplarında duayenler, erbablar yani. Onlarla yarışacak değilim. Ben de alıp denklemi tersine çevireyim bari dedim.
Aşk ne değildir biraz? gibi...
Yaşayanlar bilir, yaşamayanlar sanar, ben de tarafsız bölgede yazarım ancak, tabii payıma düştüyse birazcık da yaşarım, hiç hayır demem doğrusu.

Bence buradaki en büyük yanılgı, elinde başka şansın olmamasından ve yalnız kalmaktan tartışmasız korkmaktan kaynaklanıyor. Tabii bu aslında işin en acı ve en kabul edilmez tarafı.
Kısacası: Opsiyonsuz olmak. Kelimeyi beğenmemiş olabilirsiniz, aslında seçeneksizlikten bahsediyorum. Yani iki insanı bir masa/yatak/oda/sokakta aslında bir süre sonra istemeseler de tutan şeylerden bir tanesi eğer yukarıda belirttiğin iç ses ise o aşk değildir demek istiyorum.
Sad but True:)
Mesela:
Çekirge gibi oradan oraya sıçrayıp, şansını her dalda deneyip, o dal düşünce bir alttakine, oradan düşünce bir alttakine, oradan da düşünce yere çakılıp yerdeki solucana sarılmak aşk değildir.
Herkes bir solucan olabilir, yani neye sarıldığınızın bir önemi yok, önemli olan neden sarıldığınız ve çaresizlik arasındaki ilişki.
Küçük bir tanım: Aşk seçeneklerin içinde tercih edildiğini bilmektedir veya tercih etmektir.(kabul et veya etme)
Kimsesizliğini paylaştığın bir yoldaştan daha çok herkesin içinden onu seçmektir. Kalabalığa tercih etmektir.
Elindekiyle idare etmek, kanaat etmekten çok, onu istemektir, elindekiyle yetinmemektir veya
daha açıkçası şöyle diyim, daha iyi, daha uygun diye bir şey yoktur.
Daha paralı, daha karizmatik, daha güzel/yakışıklı, daha çok konuşabildiğin, daha akıllı falan değildir aşk.
Doğrusu evet biraz gözü kördür ve sancılıdır ama yine de eğer tahtalarının hepsini tarihin bir köşesinde yakmaydısan, daha iyilerine, daha güzelerine ve zenginlerine, daha akıllılarına rağmen ona gitmektir.
O gittiği zaman, yalnız kalmaktan korkmamaktır
Veya başka birinin seni öyle sevmemesinden
Başka biriyle herhangi bir ilişki yaşamamaktan,
Bir şey yaşayamamaktan korkmamaktır
Her daim beğenildiğini bilmene rağmen, onla olmaktır
Onun gitmesinden korkmaktır, çünkü o seni değil, sen onu seçmişsindir.
Sen onu seçtiğin için onlasındır
Bu da onu bilir, o da öyle yapmıştır çünkü,
Gözü kimseyi görmez bir mantık değil tabii, güzele herkes her zaman hakkını verir
Ama gidebilsen de onla kalmayı istemektir aşk
İyi düşünün
O adam veya kadın size aşık mı dersiniz
Peki ya siz, gerçektan aşık mısınız?

Yoksa başkasını her bulduğunda gidebilecek biri ve siz bunun korkusuyla ömrünüzü geçiriyorsunuz, adınız gibi bilmelisiniz. Aşk değil, değilsiniz.
Yalnızsınız ne yazık ki
Ve bir daha birini bulamamaktan korkuyorsunuz, çünkü ona sizden başka kimsenin bakmayacağına inandığınız kadar, sizden daha iyisini bulamayacağını tekrarlayıp durduğunuz kadar, biliyorsunuz ki, hepsi aslında sizin için geçerli.
Çünkü aşk içinde sizden daha iyisi her zaman imkan dahilinde olmalı.
Yalnızca o sizi seçmiş olmalı, anlatabiliyor muyum?
Ve birlikte paylaşım, üretim, değerli vakit geçirme, birbirlerinin alanına müdehale etmeme falan hepsi tamam, ama önemli olan şey, rağmenlerle devam etme, ve kesinlikle seçeneksiz olmamaktır bence.
İşte o yüzden çivi çivi sökmez hiçbir zaman.
Eğer söküyorsa, ya o duvarda çivi yoktur, ya da yeni çivi yoktur merak etmeyin.
O yüzden birini siz seçin ve umut edinki o da sizi seçsin, seçeneklerinin arasından.
Ve korkmayın asla, yarışmayın başkalarıyla.
Gerçek kılmak istiyorsanız, bırakın o herkese rağmen sizinle olsun diyorum ben.
Bırakıp gittiğinizde sizin kadar kimsenin onu sevmeyeceğini düşündüğünüz birisiyle vaktinizi harcamayın.
Harcanmayın demek istiyorum. Harcamayın hayatınızı. Bir de kandırmayın kendinizi. Bu en kolayı aslında ve hepiniz biliyorsunuz. Yalanlarla beslemeyin kendinizi. Kurallara uymak adına.
Kendinize bir değer katın, değeriniz olsun ki, bilinsin yani.
Ve kendinizden bu kadar korkmayın. Bir şeyler yapın, kendinize de bir hayat kurun demek istiyorum, şu hayatta bir şey olun, bir kaç iyi sıfatınız olsun, tek başınıza size ait sıfatlar yalnızca.
Daha mutlu olmak için. Onla mutlu olmak için, onsuz mutlu olmak için.
Güzelliğiniz daim olur böylece, güzelden ne anlıyorsanız artık.

5 Aralık 2012 Çarşamba

gurur tablosu

Deniz Feneri sanıklarının telefon kayıtları silinirken
Alo İspiyon Hattı sonucunda 500 tane öğretmen ile ilgili soruşturma başlatılması

Öğrencilerin kolsuz herhangi bir şey giyinmeleri yasaklanırken, tırnak uzatmalarına izin verilmesi

Özellikle son süreçte bir BDP AKP yakınlaşması olası diye beklerken, BDP'nin dokunulmazlıklarının kalkmasının gündeme gelmesi.

İsrail'e karşı olan katı tavrının altında, yine tüm silah anlaşmalarının onaylanması, uzatılması ve bağımlılığın zamansızlaşması.

Tüm cunta yönetimi ve cuntacıları yargılamaya kalkınmasına rağmen, 80'lerin baş sanıklarının yattıkları yerden ifadelerinin alınması

Şimdiye kadar iktidara gelen en "müslüman" partinin müslüman tüm komşularıyla arasının kötü olması.

Nazım Hikmet'e vatandaşlığını geri verenlerin, milli eğitim müfredatından uygunsuz bulduğu tüm şiirleri çıkarmakla kalmayıp, aynı zamanda bilimle kültürle ilgisi olmayan safsataları eklemesi.

Ve Uludere katliamı
Ve Türkiye Güneydoğudan ibaret değil açıklamaları
Ve Doğalgaz anlaşmaları
Ve Milli gelir
İşsizlik oranı
Ormanlık alan işgalleri
Devlet ihaleleri
Ananı da al git..ler
Sanat düşmanlığı-şehir tiyatroları-yüz yıllık sinemalarımız
Kadın sorunu-şiddet-evlilik yaşı-eğitim
Zamlar
Ergenekon-Odatv-Balyoz
-bütün bunların üstüne paket paket bulgur ve sucuk dağıtımı
Her evde bir ampul var

Ve fakir edebiyatı, içimizden biri, halk insanı olarak görülen, cezaevine girmiş çıkmış bir başbakanı, Kasımpaşalı yani bizim oralı, şiir okuyan, gözü dolan, Davos'ta tavır koyan, İsrail düşmanı, açık sözlü dobra bir siyasi lideri en empatik yönetici seçen seçmen yani biz, yani siz bütün zamlara, kısıtlamalara, hak kaybına rağmen tekrar ve tekrar ona olan bağımlılığımızı ve onu iktidara tekrar getirmekteki merakımızı açıklayacak tek bir şey bulamıyorum.
Küçük Einstein'lar sizi.
Gurur duyuyorum.

4 Aralık 2012 Salı

Yıldız Yaralanması ve kitap karmaşası

Şimdi anladım yıldız yaralanmasını, canım öyle yanmıştı ki...
Ben yalnızca kelimelere değil, bir de onları kullanma biçimlerine hayran olan okuyuculardanım. O yüzden düzenli cümle peşine takılan okuyucu gibi değildir benim memnuniyetim. Bir cümleyi ne kadar devrik kurarsanız size o kadar aşık olabilirim. Bir de ne kadar değişik anlatırsanız hikayenizi. Ve kurgunuz. Tabii o da benim için çok önemli. Basit bir kurguyu labirent haline getirmek de, bir labirenti aslında bir ovaya dönüştürmek de. İkisinin arasında bir tercih yapmam ama akıcı akıl oyunlarına asla hayır demem doğrusu. Küçük sürprizleri severim. Ama yine söylüyorum en önemlisi vurucu cümleler. Hep aynı kitaptan örnek vermek istemezdim ama elimde değil.
Ziad, arkadan onu izliyordu ve Deniz'in kalçaları oluştu...gibi
Toplam iki ay içinde elimde kalan bilmem kaç tane yarım kitabın üstüne aslında belki de insan sorunu biraz kendinde aramalı. Haklısınız.
Kavgam, Hafiyenin El Kitabı, Masumiyet Müzesi ve hatırlayamadıklarım.
Yapı Kredi yayınlarının son çıkardıklarından Uyandığımda'yı okudum bu yakınlarda. Olmadı. Ben biraz anti ütopyaları, distopyaları falan severim. Hatta yeni bir kısa öykü yazdım, hafif ucundan anti ütopyaya değiyor, böyle içine gire gire, seve seve yazdım. Ancak Uyandığımda yalnızca basit öyküsü değil, aynı zamanda farksız anlatım şekliyle bence hiç de kıymet hak etmedi. Beğenmedim. Ondan önce Boksor Böcek'i okumuştum. Tek kelimeyle müthiş. Ama şunu söyleyim dili basit akmıyor ancak anlattığı konuyu öyle marjinal anlatıyor ki, bir şekilde içine giriyorsunuz. Ve hepsi ötekiler. Tüm kitap onlardan oluşuyor, siz de istemeden de olsa biriyle bile empati kursanız ötekileşiyorsunuz. Hoş bir deneyim. Öneririm.
Neyse böyle bir kaç ikinci dünya savaşı notlarından sonra biraz Kavgam'ı okumam gerektiğine karar vermiştim. Belki okuyanların bir bölümü bana kızacak ama öyle düz yazı ki, insanın gözleri yalnızca harfleri takip etse olur, beynin sabit kalsa yani, olmadı. Okuyamadım (Onu bir gün bitirmek yine de farz olabilir).
Masumiyet Müzesi'nin kapısında takıldım. İlk iki yüz sayfa oldu bu iş, bu kitap gidiyor diye bir günde falan alınan yolun üstüne, çakıldım. Bir arkadaşımın inatla eğer o zor yüz elli sayfalık yeri geçersen, yazar kitabın sonunda okuyucuyu ödüllendiriyor demesine rağmen. Takıldım.
Ve Hafiye'nin El Kitabı. Gidin koşun hemen alın. Yalnızca saat anlatımı için bile, muhteşem bir tarzı var. Kelimelerle oynaması, durum tanımlaması... gerçekten müthiş ama biraz öyküye mi inanmadım bilmiyorum. Veya dediğim gibi beni böyle bir türlü kavrayamadı. Veya ben kavrayamadım. Bilmiyorum. Ama hala başucumda duruyor. Bitecek yani, kesin. Yalnızca zamanı belli değil o kadar.
Ve işte bu kitap karmaşasının arasında dedim ki bari şu Mağden'in son romanını okumalı ve biraz anlatım görsün şu gözlerim. Etkilenmeyi özlemiştim. Olmadı. Nerede Ali'yle Ramazan. Sun beni kendine inandıramadı. Ve tek bir cümle üzerinde durmadım. İŞte bu demedim. Sun, yine bizim alt tabakadan Sun işte annesinin ismine inat (Güneş) adı Sun. Türkçe okunanlardan hani. Annesi bir şey başaramayınca anneannesi torunun adını ingilizce versiyonu olarak belirliyor. Belki böylesi uğur getirir diyor. Yıldızların peşinden koşan, hayal  dünyasında yaşayan Sun için. Ama hikaye aslında neyi anlatmak istiyor ve hikaye boyunca ördüğü bu gizem perdesinin arkasındaki hiçlik...Kitap bittiğinde bir kaç sayfa daha olmalı hissi bıraktı bende. Neyse beğenmedim. Olmadı yani. Şimdi kalan yüz kitaptan hangisi okuyacağıma karar vermem gerekli. Sinek Isırıkarının Mükellefi en büyük aday, bir de Yedinci Gün var. Ve diğerleri..
Neyse Şubat'a kadar böyle devam edeceğiz. Düşe kalka. Şubatta kadınımın Tunus hikayesi elime değince, yine her şey değişecek. Yine bir sihirli değnek etkisi olacak biliyorum.
Omzumun üstünde mütereddit bir kuş sürüsü....

3 Aralık 2012 Pazartesi

Of pazartesi:(

Kazanız mübarek olsun, bugün pazartesi. Hiç hoş değil.
Bugün memleketimden insan manzaraları günü:
 Başımdaki ağrıyla birlikte metrobüse binmeye çalışırken insanların nasıl insafsızlaşabildiğine tanık oldum. Tekrar ve tekrar tabii ki. Aslında sorun yalnızca insaf değil. Bir de o tuhaf şapkalı hanımefendilerin, takım elbiseli beyfendilerin, iş kadınlarının, elinde bilgisayar çantası, üstünde hoş atkıları olan erkeklerin ve işte böyle başka bir yerde yeri olanlar belli, hafif burun yukarı bakan tüm o tiplerin, asaletini bir de metrobüse binerken görmeniz lazım. Hönkk diye içlerinden çıkan canavarlar birbirleriyle yarışıyor vallahi. Görülmeye değer. İte kaka böyle metrobüste yer kapma yarışması, böyle gözleri fıldır fıldır, üç adım bacak açmalar falan derken, böyle bir galeyan ortamı. Ama hop o popo kondumu koltuğa geri alınan asalet. Sanki iki dakikalığına ödünç vermişti. O, oturmak için önüne babası gelse kakacak tipler, böyle biraz önce o hınca hınç mücadeleyi kendileri vermemiş, üç kadın- iki erkeği sırf oturabilmek için az önce ezmemiş, dirsek atmamış gibi burun yine hafif yukarı, aslında ben metrobüse asla binmem havaları, etrafı küçük bakışlarla süzme, süzülme falan derken, camdan dışıra izlemeler...
Neyse bir de yolda yürüme davası var.  Bunlar yani hiç acelesi yokmuş gibi ağır ağır yürüyen insanlara da bayılıyorum. Hem de iş yolunda. Aslında her yolda da, özellikle sabahları iş yolunda bir tempo tutturup, kendimi kaybetmişcesine yürüyen, mesela ben, önüme geçip, düşünerek adım atan, ve durmadan tereddüt eden tipleri.... Bir de bunları her an biri gelip yoldan alacak sanarsınız. Böyle yola bakar, bir anda iyice -neredeyse durmaya yakın- yavaşlarlar, veya siz sağa hamle yaptığınızda sağa, sola yaptığınızda sola kayarak, sizin öne geçmenize engel olurlar. Ve o teyzeler, kurban olduklarım, hep bir sohbet ortamındalar. Saat kaç olursa olsun, orada uzakta bekleyen işte pozisyonu ne olursa olsun, adım ahenkini kaybetmemek için uzay boşluğunda hareket ediyormuşcasına yürür ve ters yönde çalışan çeneleri, taramalı tüfek gibidir. Allah muhafaza biraz ivmeyle hızlansa ya incileri dökülecektir ya da.... Önemli değil ama onları bir de deneme kabinlerinin orada görün. Hareketsiz teyzeler, havayla besleniyorlar ya. Yakıt sıfır. Neyse üstüne denenen pantalon ve ı ıh, bu bana yakışmadı.
Ne diyorsun ya teyze, sen pantalona yakışmadın" demek istiyorum.
Bir de arabaların tüm kaldırımları işgal ettiği bir şehrin insanı olarak, nereden yürüyeceğim? Bir fikri olan var mı? Zincirlikuyu-Mecidiyeköy arası olan sabah yürüyüşümde hep bir kavgaya ramak kala kalıyorum. Şaka gibi. Yeşilde geçen arabalardan nefret ettiğim kadar, kaldırımsız şehirden ve işgal edenlerden ve buna izin verenlerden.... falan derken
Bir de kadınlar var. Benim kadınlarım.. diye devam etmeyenler ama:)
Kadınlar, ince topuklu ayakkabı giyen kadınlar. İstanbullu olanlardan. Onlara artı bir yıldız daha vermek lazım.
Onlar yalnızca biraz daha seksi olmuyorlar, ayrıca zoru başarıyorlar.
Memleketimin kırık dökük ve sökük kaldırımları-yolları üzerinde ceylan gibi sekiyorlar  maşallah.
Helal olsun. Küçük topuk kaslarınıza ve denge becerinize.
Sizi ayakta alkışlıyorum...

*Ayrıca dünkü iddia kuponum yattı, galiba ben bu işten anlamıyorum.
*Ayrıca Bora benim cingöz olduğumu düşünüyor, babam mülayim:)

Neyse arkadaşlar herkese iyi haftalar..
*Ve resme bak çay demle diyebilirsiniz, haklısınız ama valla başka bir resim bulamadım. Yazı biraz ondan bundan olunca. İdare edin.