kültür/sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür/sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2013 Perşembe

palavracı baron ve yapay bozukluklar

18.yüzyılda bir Alman asilzadesi atı üstünde Rusya ordusuna katılır ve bu onun bir nevi maceralarının başlangıcı olur. Bu süreçte iki kere Osmanlı ordusuna karşı savaşan asilzade, geri dönüş yolunda, yaşadığı türlü "kahramanlıkları" hikayeleştirme yolu izler ve yol boyunca bu efsanevi başarı öykülerini anlatır. Halk tarafından Palavracı Baron olarak kabul edilen Hieronymus Carl Friedrich von Münchhausen'den bahsediyorum tabii ki.

-Terry Gilliam'ın Baron'un hayatına atfen 1988 yapımı The adventures of Baron Munchhausen filmine bakabilirsiniz

Şimdi hikayenin Baron'un hayatından çıkıp asıl acıklı resmine bakarsak aşağıdaki tabloya bir göz atmanız gerekecek...

"Hastalık hastası" hastalığının tanımı, kişinin durmadan kendini hasta sanması ve tedaviye ihtiyaç duymasıdır. Sürekli bir kaygı içinde yaşamaları, hastalık paranoyaları ve ölüm korkuları neredeyse tüm yaşamlarına hakimdir. Bu kişiler kesinlikle yalan söylemezler. Gerçekten kendilerini hasta sanarlar veya içinde bulundukları önemsiz bir olumsuz durumu büyütmekle bilinirler. Panik atak geçirdikleri görülse de, plasebo etkisiyle bir süreliğine de olsa iyileştirilebilirler, kimilerine göre de dünyanın en sağlıklı insanları bunlar. Takdiri sizin.

"Münchhausen Sendromu", yapay bozuklukların en nadir olanlarından bir tanesi. İsmini üstte anlattığım yalancı barondan alan bu hastalığın, hastalık hastalığından en büyük farkı, bu tip insanların kendilerinin gerçek manada hasta olmadığının bilincinde olmaları. Ve hayatları boyunca 30/40 tane ameliyat olmayı göze alacak kadar hastalıklı biçimde, hasta numarası yapmalarıdır. Asıl amacı ilgi merkezi olmak olan bu hastalık, kişinin tüm çevresinin ilgisini çekmek ve bu ilgiyi bir şekilde (sınırsız) muhafaza etmek odağındadır. Kendilerini hasta olarak gösterip hastaneye başvuran bu hastalar gerekli semptomları göstermek için kendilerine zarar vermekten de kaçınmıyorlar. Örneğin, parmağını kesip, idrarına kan bulaştırmaları, zararlı maddeler yutmaları, ciltlerine zarar vermeleri, kendilerini düşük dozajda zehirlemeleri yalnızca birer örnek. Bunun nedeni ise hastalanmak ve dolayısıyla muhtaç oldukları ilgiye kavuşabilmek. Felç taklidi yapanlar, idrarını bilerek kaçıranlar.. Bu insanların teşhis etmek de bir okadar zor, tedavi etmek de. Bir doktor veya hastaneden sonuç alamayınca yılmadan başka hastaneye geçen bu insanlar, istedikleri şeyi gerçekleştirene kadar da vazgeçmiyorlar. Üstüne üstelik girdikleri ameliyatlar sonucunda gerçekten hastalanıp, yatağa mahkum kalanlar, alzeimer olanlar veya yine kalıcı başka bir hasar edinenler de az değil.

Münchhausen sendromunun bir ileri safhası ise, ki bence en korkunç olanı, daha nadir görünen Münchhausen Sendromu in Proxy (türkçesi, vekaleten hastalık). Bunda anne veya baba bilerek kendi öz çocuğuna zarar veriyor. Bu hastalığın da amacı yukarıdakine benzer bir şekilde, kendini çok iyi ve ilgili bir ebeveyin olarak göstermekten başka bir şey değil. Bu yıkıcı 'hastalık' boyunca hiç yılmadan çocuklarının yanında olarak ve çocuklarına  destek olarak yalnızca hastane çalışanlarına değil, hastanedeki hasta yakınlarına, akrabalarına, komşularına ve en korkunç olanı ise çocuklarına bile kendilerini birer örnek insan, sabır taşı, iyi ebeveyin olarak gösteriyorlar. Bu oyuna kendilerine zarar verdikleri çocuklarını da inandıran ve onun için çırpındığını gösteren ebeveyinlerin verdiği zarar da hiçbir sınıra sahip değil.
Daha doğar doğar çeşitli semptomlarla hastaneye kaldırılan ve sonrasında hiçbir teşhis konulmadan acı içinde ölen bebekler var.
Bu yüzden eğitime devam edemeyen ve durmadan bir dizi ameliyatlara giren, sakat kalan, hayatını kaybeden çocuklar.
Bu ebeveyinlerin, çocukları yanlarında değilken çok normal davrandıkları ve çevreleri tarafından iyi bir anne/baba olarak nitelendirildikleri, çocuklarına zarar verdikleri anlaşıldığında ise bunu yalnızca onların iyiliği için yaptıklarını söyledikleri gözlemleniyor.
Bir tür çocuk istismarı olan bu hastalığın çocuk tarafından da kabul edilmesi ve karşı konulmamasının altında yatan iki büyük neden: Ebeveyin korkusu ve güveni.
Bu hastalık ilk defa 1977'de Meadow tarafından tanımlanmış olup, özellikle anne tarafından yapılan bu uygulamada en sıklıkla morfin benzeri ilaçların çocuğa verildiği gözlemlenmiştir. Bazı ailelerin ise, balarısı veya eşekarısı gibi böceklere çocuklarını sokturdukları bile görülmüştür. Bunu tıbbı meydan okuma olarak değerlendiren bilimadamları, birden fazla mikrop yüzünden oluşan enfeksyonlarla uğraşmak zorunda kalıyorlar. Daha sıklıkla annede gözlenen bu hastalıkta, annenin aynı şekilde gerekli/yeterli tıbbi donanıma sahip olduğu da diğer bir korkunç gerçek.

-Evet bu arada doğru hatırlıyorsunuz, 6.His filmindeki küçük kız çocuğunun (durmadan kusan) maruz kaldığı hastalığın ta kendisi!

İnternetten araştırdığınızda çok değişik ve rahatsız edici örneklerini kolaylıkla bulabilirsiniz.
Bir süredir benim ilgili çeken bu konuyu sizinle paylaşmak istedim.
Sevgiler..

Kaynakça:
*tbb.org.tr
*ekşisözlük
*vikipedia
*radikal.com.tr

4 Aralık 2012 Salı

Yıldız Yaralanması ve kitap karmaşası

Şimdi anladım yıldız yaralanmasını, canım öyle yanmıştı ki...
Ben yalnızca kelimelere değil, bir de onları kullanma biçimlerine hayran olan okuyuculardanım. O yüzden düzenli cümle peşine takılan okuyucu gibi değildir benim memnuniyetim. Bir cümleyi ne kadar devrik kurarsanız size o kadar aşık olabilirim. Bir de ne kadar değişik anlatırsanız hikayenizi. Ve kurgunuz. Tabii o da benim için çok önemli. Basit bir kurguyu labirent haline getirmek de, bir labirenti aslında bir ovaya dönüştürmek de. İkisinin arasında bir tercih yapmam ama akıcı akıl oyunlarına asla hayır demem doğrusu. Küçük sürprizleri severim. Ama yine söylüyorum en önemlisi vurucu cümleler. Hep aynı kitaptan örnek vermek istemezdim ama elimde değil.
Ziad, arkadan onu izliyordu ve Deniz'in kalçaları oluştu...gibi
Toplam iki ay içinde elimde kalan bilmem kaç tane yarım kitabın üstüne aslında belki de insan sorunu biraz kendinde aramalı. Haklısınız.
Kavgam, Hafiyenin El Kitabı, Masumiyet Müzesi ve hatırlayamadıklarım.
Yapı Kredi yayınlarının son çıkardıklarından Uyandığımda'yı okudum bu yakınlarda. Olmadı. Ben biraz anti ütopyaları, distopyaları falan severim. Hatta yeni bir kısa öykü yazdım, hafif ucundan anti ütopyaya değiyor, böyle içine gire gire, seve seve yazdım. Ancak Uyandığımda yalnızca basit öyküsü değil, aynı zamanda farksız anlatım şekliyle bence hiç de kıymet hak etmedi. Beğenmedim. Ondan önce Boksor Böcek'i okumuştum. Tek kelimeyle müthiş. Ama şunu söyleyim dili basit akmıyor ancak anlattığı konuyu öyle marjinal anlatıyor ki, bir şekilde içine giriyorsunuz. Ve hepsi ötekiler. Tüm kitap onlardan oluşuyor, siz de istemeden de olsa biriyle bile empati kursanız ötekileşiyorsunuz. Hoş bir deneyim. Öneririm.
Neyse böyle bir kaç ikinci dünya savaşı notlarından sonra biraz Kavgam'ı okumam gerektiğine karar vermiştim. Belki okuyanların bir bölümü bana kızacak ama öyle düz yazı ki, insanın gözleri yalnızca harfleri takip etse olur, beynin sabit kalsa yani, olmadı. Okuyamadım (Onu bir gün bitirmek yine de farz olabilir).
Masumiyet Müzesi'nin kapısında takıldım. İlk iki yüz sayfa oldu bu iş, bu kitap gidiyor diye bir günde falan alınan yolun üstüne, çakıldım. Bir arkadaşımın inatla eğer o zor yüz elli sayfalık yeri geçersen, yazar kitabın sonunda okuyucuyu ödüllendiriyor demesine rağmen. Takıldım.
Ve Hafiye'nin El Kitabı. Gidin koşun hemen alın. Yalnızca saat anlatımı için bile, muhteşem bir tarzı var. Kelimelerle oynaması, durum tanımlaması... gerçekten müthiş ama biraz öyküye mi inanmadım bilmiyorum. Veya dediğim gibi beni böyle bir türlü kavrayamadı. Veya ben kavrayamadım. Bilmiyorum. Ama hala başucumda duruyor. Bitecek yani, kesin. Yalnızca zamanı belli değil o kadar.
Ve işte bu kitap karmaşasının arasında dedim ki bari şu Mağden'in son romanını okumalı ve biraz anlatım görsün şu gözlerim. Etkilenmeyi özlemiştim. Olmadı. Nerede Ali'yle Ramazan. Sun beni kendine inandıramadı. Ve tek bir cümle üzerinde durmadım. İŞte bu demedim. Sun, yine bizim alt tabakadan Sun işte annesinin ismine inat (Güneş) adı Sun. Türkçe okunanlardan hani. Annesi bir şey başaramayınca anneannesi torunun adını ingilizce versiyonu olarak belirliyor. Belki böylesi uğur getirir diyor. Yıldızların peşinden koşan, hayal  dünyasında yaşayan Sun için. Ama hikaye aslında neyi anlatmak istiyor ve hikaye boyunca ördüğü bu gizem perdesinin arkasındaki hiçlik...Kitap bittiğinde bir kaç sayfa daha olmalı hissi bıraktı bende. Neyse beğenmedim. Olmadı yani. Şimdi kalan yüz kitaptan hangisi okuyacağıma karar vermem gerekli. Sinek Isırıkarının Mükellefi en büyük aday, bir de Yedinci Gün var. Ve diğerleri..
Neyse Şubat'a kadar böyle devam edeceğiz. Düşe kalka. Şubatta kadınımın Tunus hikayesi elime değince, yine her şey değişecek. Yine bir sihirli değnek etkisi olacak biliyorum.
Omzumun üstünde mütereddit bir kuş sürüsü....

4 Ocak 2012 Çarşamba

Benim Adım Oskar Schell Tamamen Babamın Oğluyum:)

Ardı sıra 6 tane kitabı yarım bırakmışlığın verdiği burukluğu unutmayı tercih edip, vicdan muhasebesi altında ezilmemeye çalışarak, unutarak, yok sayarak, başka şeylere (ki onlar da baya kısıtlı ve sığ) konsantre olarak, işte öyle böyle bir şekilde geçen zamanın üstüne, nihayetinde, mutlulukla bir kitabı bitirmiş bulunmaktayım:))
Şimdi burada tekrar tekrar yazmam gereken yazıları, atladığım haberleri ve okumam gereken kitapları falan bir kenara bırakıyorum. Biraz heyecanlıyım, neden mi bahsediyorum?
Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'dan

'Bir saniyenin on yıldan hızlı geçtiğine inananlar daha benim hayatımı yaşamadı' diyor Oskar. Ben hayal bile edemiyorum. Saniye arıyor gözlerim, bir zamandır unuttuğum kol saatim olması gereken yerde değil. Telefonumun saatine bakıyorum, saniyeyi görmek imkansız. Ayarlarla uğraşmak istemiyorum. İçimden saymaya başlıyorum. Ağırdan alıyorum. Neredeyse olmuyor. En kötü anımı düşünüyorum, hani hep derler ya 'zaman durmuş gibi olmuştu' diye. Öyle bir acı, öyle bir korku hatırlamaya çalışıyorum. Pek büyük birşey yaşamadığımı farkediyorum. Sonra deprem geliyor aklıma. O 40 küsür saniye sanki saatler gibi gelmişti bir çok insana. Hatırlıyorum, ucundan yakalıyorum Oskar'ın anlatmaya çalıştığını, yatarak kitabımı okuduğum yerde huzursuzca kıpırdanıyorum.
T. Schell'in bir elinde Evet yazıyor, diğerinde Hayır. Aslında hiç sorgulamadan tüm soruların gerçek cevapları bu iki kelimeden mi geçiyor dersiniz? Kitap buna tam olarak cevap vermiyor tabii ki ama başka bir şeyleri besliyor. Umut gibi, en umutsuz olduğu anda; inanç gibi en dibe vurduğunda çıkıyor karşısına dokuz yaşında ufacık bir çocuğun. Çoğunluk gibi karşılamıyor o kara kuyuyu, kara bulutu ve karanlığın ta kendisini. Hayatta hem yeni bir şeyler yaratmış olmanın verdiği yorgunlukla en çıkmaza düştüğü anda icatlar yapıyor, kendini durduramadan, tekrar tekrar. Ya hep böyle icatlar yapmak durumunda olursam? diyor. Ya kendimi hiçbir zaman durduramazsam? diyor, aslında kendini ağır ağır götürdüğü yeni bir başlangıca yaklaşırken.
*Üzüntünün ölçümünü yapabilmek için tüm insanların göz yaşlarının biriktiği bir tesisat
*İnsanların duygularının renklere göre ayrıldığı bir sistem
*Gökdelenlere fırlatma sistemleri
*Herkesin birbirlerinin kalp seslerini duymasına yarayan küçük hoparlörler
*Büyük cepler, taşınabilir cepler, daha büyük objeleri taşıyabilecek
*Tanınan herkesi tanıyan bir alet böylelikle ambulans geçerken üstünde meraklanmayın yazacak....

Bunlara benzer onlarca icat yapıyor Oskar, kendi hikayesi babaannesinin ve dedesinin hikayesiyle karışırken... hem acılarını dindiriyor hem büyüyor bir şekilde. Suskunluğunun ardındaki çığlığı yavaş yavaş ses buluyor hikayesinde, o yalnızca babasına yaklaşmaya çalışırken. Oldukça samimi ve içten. Oldukça hayali ve gerçekçi. Oldukça kendimden birşeyler buluyorum ve kaybediyorum. Ne kadar düşünüyorum emin olamıyorum ben bu romanı okurken....

11 Ağustos 2011 Perşembe

Jane Eyre için...

Bir uçurumun kenarından aşağı doğru bırakıyorum bedenimi. Varacağım yer ölüm değil biliyorum. Özgür olmayı özlüyorum. Etiketsiz ve sade. Bir yerlerde kalmışsa biraz naif. Öylesine yaşamayı, plan yapmamayı özlüyorum. Uçmak gibi hani. Sanki eskiden bildiğim de sonradan unuttuğum bir şey. Ekseriyetle yaptığım sonradan bıraktığım. Adını bilmiyorum. Hepsini tek tek deniyorum. Bir uçurumun kenarından aşağı doğru düşüyorum. Her gün aynı saatte. Her sabah aynı ismi zikrediyorum. Fikrimden mi bilmiyorum? Fikirlerimden eskisi gibi emin değilim artık. Ayaklarım kesik, ellerim havada, gözlerim kapalı. Onu tekrar sevmeyi özlüyorum. Bir hikayenin en iyi yerinde bitmesi gibi, en güzel lokmanın kursağımda kalması gibi, tadı hala damağımda gibi... Tekrar sevmeyi özlüyorum. Kimi bilmiyorum, öylesine tasavvur ediyorum. Bir konağı yakmışlar kül olmuş ben kör sevdiğime kavuşuyorum. Filmin son sahnesinde. Yüreğimin tekrar hareket etmesi gibi. Roman gibi. İngiltere kırsallarında. Jane Eyre'e özeniyorum. 'Ruhumun ruhuna ulaşması gibi' diyor. Ben pek ruhlara inanmıyorum. Dünyevi olmayanı reddediyorum. O zaman hayallerimle mi besleniyorum? Cevabım çoğunlukla HAYIR. Çoğunlukla yalan söylüyorum. Kimseye çaktırmadan. Kendimce. Gayri sarih oluyorum. İstemeden. İteleniyorum.

29 Mayıs 2011 Pazar

Tutunamayanlar İçin

Birileri bir yerlerde Oğuz Atay'ın oturup da Tutunamayan'ları yazdığı evi yıkıyor ve başka birileri buna isyan ediyor. Haklı olarak isyan ediyor, anlıyorum.
Taze bitmiş kitabımın kokusu sanki hala üzerimde. Çok zamandır ilk defa bir kitap bitirmek için iki haftamı harcamışım. Buradaki harcamışlık tamamen tırnak içinde! Sanki haber bana ulaşmak için geliyor. Ama dürüstçe söylemek gerekirse isyan etmiyorum ben. Aklımın bir köşesinde Oğuz Atay'ı tasavvur ediyorum. Hangisinin daha çok ağırına gideceğine karar veremiyorum. Seçenekler arasında, yıkılmak üzere olan bir ev yok. Benim memleketim insanları, Nazım'ın dediği gibi, yalanla beslenenler hani, Sivas 93 olaylarından sonra Madımak'ı kebapçı yaptılar. Neden şaşırayım ki? Bizim, Londra sokaklarında göreceğimiz bir Charles Dickens evimiz hiçbir zaman olmadı. Beynelmilel bir sanatçı yetiştirmedik biz. Hep yerel bir şeylerimiz oldu. Aslında iyi de oldu. Bir yazar ilk önce kendi insanları tarafından anlaşılmak ister. Düşünün ki benim Oğuz Atay'ım, kendi insanları tarafından bile anlaşılamadı. Kırk ayrı dilde kitaplarının çıkmasına işte bu yüzden gerek yok. İsterlerse evini yıksınlar, yaksınlar. İsterlerse tüm resimlerini, onla ilgili gazete haberlerini yitirsinler. Çünkü asıl yitik olan bu memleketin kendisi. Farketmez. Kaç kişi Oğuz Atay okudu ve hakkıyla anladı? Ben işin bu tarafındayım. Derya olmuş, yokluk içinde yüzüyoruz. Yazan için, okuyan için tüm farklı üslupları, dili bir kitapta görme şansını yakalatacak kaç tane metin geçiyor elimize? Kuvvetli bir alt metnin, hikayenin yanı sıra, kelimeleri en doğru şekilde nasıl kullanacağımızı kaç kitap öğretir bize? Türkçenin tüm güzel yüzünü, noktalama işaretlerinin kullanımını, okunabilecek en iyi özeleştiriyi kaç kitap aynı anda verebilir insana? Bilmiyorum. Ben hayatımda ilk defa bunların hepsini Oğuz Atay'da gördüm. Ve buradan herkese sesleniyorum, bir eliniz kitap tutacaksa eğer, ilk işiniz Tutunamayanlar olsun, olsun ki nasıl tutunacağınıza dair bir fikriniz olsun...