31 Mart 2013 Pazar

Acı (Pieta)






































-İhtiyaçları olan parayı almak için bedenlerini sigortalatan insanlar eğer borçlarını ödemezlerse, "iş kazaları" geçirerek, sakat "kalıyorlar" - bırakılıyorlar.  Gang Do'nun görevi de, bu ödemelerin yapamayan insanların, kazalarını, mümkün kılmak ve faizli borçlarını, sigorta poliçeleriyle onlara ödetebilmek. Bu insanların ailelerine bakmakla sorumlu olmaları, yanlarında eşlerinin, çocuklarının olması.. bunların hiçbiri Gang Do'nun kendi işini icraa etmesinin önüne geçmiyor. 3 katlı bir binadan aşağı ittiği adamın bacağının kırılacağını, makinaya elini sıkıştırdığı birinin bir daha çalışamayacağı, çalışmayacağı için ailesinin zor durumda kalacağı, annesine gerekli yardımı yapamayacağı... gibi  durumlar ve ajitasyonlarla da hiç ilgilenmiyor. Tam bir görev adamı. Hissis. Yalnızca iş odaklı. Çünkü hayatta kaybedecek hiçbir şeyi, hiç kimsesi yok bu "canavar"ın  Hayatta kimsesi olmayan bu tefeci, acımasız caninin hayatı, bir gün kapısına dayanan bir kadın ile değişiyor. Hayatında ilk defa gördüğü bu kadın, ondan yalnızca özür diliyor. Seni bırakıp gitmek istemezdim, bunların hepsi için özür dilerim, lütfen beni affet... diyor. Gang Do, tek keşilik hayatının içine girmek üzere olan bu kadına en başta hiç güvenmiyor. Ancak onun oğlu olduğunu iddia eden bu kadın, onu tüm şiddet eylemlerinde, cinsel tacizlerinde, gece nöbetlerinde, yemek masasında takip etmeye devam ediyor. Ta ki bir yerde onun güvenini kazanana, bir kere ona yalnız olmadığını, onun da bir ailesi olduğunu ispat edene kadar. Peki ya sonra mı ne oluyor? Hayatta kaybedecek hiçbir şeyi olmayan Gang Do ilk defa, hayatında birine değer veriyor ve onu kaybetme korkusuna bulaşıyor. Onlarca işkence ettiği tüm o aile fertlerinin yaşadığını yaşamamak için herşeyi yapabileceği bir kaygıyla tanışıyor. Peki birini cezalandırmanın en pasif ve en basit ve en ağır yolu ne dersiniz?

Kim Ki Duk'un Pieta (2012) filmi izlenmeyi bekliyor, sakın kaçırmayın arkadaşlar..

Film: Pieta 2012 (Acı)
Yönetmen: Kim Ki Duk
Yapım: Güney Kore
Janr: Drama
Süre: 104 dk.


Yönetmenin diğer filmleri:
-2006 / Shi Gan (Time)
-2004 / BinJip (3-Iron)
-2003 / Bom Yeoreum Gaeul Gyeoul Geurigo Bom (Spring, Summer, Fall, Winter....Spring)

*Bunlar da benim izlediğim eski filmleri, bir göz atabilirsiniz..

28 Mart 2013 Perşembe

palavracı baron ve yapay bozukluklar

18.yüzyılda bir Alman asilzadesi atı üstünde Rusya ordusuna katılır ve bu onun bir nevi maceralarının başlangıcı olur. Bu süreçte iki kere Osmanlı ordusuna karşı savaşan asilzade, geri dönüş yolunda, yaşadığı türlü "kahramanlıkları" hikayeleştirme yolu izler ve yol boyunca bu efsanevi başarı öykülerini anlatır. Halk tarafından Palavracı Baron olarak kabul edilen Hieronymus Carl Friedrich von Münchhausen'den bahsediyorum tabii ki.

-Terry Gilliam'ın Baron'un hayatına atfen 1988 yapımı The adventures of Baron Munchhausen filmine bakabilirsiniz

Şimdi hikayenin Baron'un hayatından çıkıp asıl acıklı resmine bakarsak aşağıdaki tabloya bir göz atmanız gerekecek...

"Hastalık hastası" hastalığının tanımı, kişinin durmadan kendini hasta sanması ve tedaviye ihtiyaç duymasıdır. Sürekli bir kaygı içinde yaşamaları, hastalık paranoyaları ve ölüm korkuları neredeyse tüm yaşamlarına hakimdir. Bu kişiler kesinlikle yalan söylemezler. Gerçekten kendilerini hasta sanarlar veya içinde bulundukları önemsiz bir olumsuz durumu büyütmekle bilinirler. Panik atak geçirdikleri görülse de, plasebo etkisiyle bir süreliğine de olsa iyileştirilebilirler, kimilerine göre de dünyanın en sağlıklı insanları bunlar. Takdiri sizin.

"Münchhausen Sendromu", yapay bozuklukların en nadir olanlarından bir tanesi. İsmini üstte anlattığım yalancı barondan alan bu hastalığın, hastalık hastalığından en büyük farkı, bu tip insanların kendilerinin gerçek manada hasta olmadığının bilincinde olmaları. Ve hayatları boyunca 30/40 tane ameliyat olmayı göze alacak kadar hastalıklı biçimde, hasta numarası yapmalarıdır. Asıl amacı ilgi merkezi olmak olan bu hastalık, kişinin tüm çevresinin ilgisini çekmek ve bu ilgiyi bir şekilde (sınırsız) muhafaza etmek odağındadır. Kendilerini hasta olarak gösterip hastaneye başvuran bu hastalar gerekli semptomları göstermek için kendilerine zarar vermekten de kaçınmıyorlar. Örneğin, parmağını kesip, idrarına kan bulaştırmaları, zararlı maddeler yutmaları, ciltlerine zarar vermeleri, kendilerini düşük dozajda zehirlemeleri yalnızca birer örnek. Bunun nedeni ise hastalanmak ve dolayısıyla muhtaç oldukları ilgiye kavuşabilmek. Felç taklidi yapanlar, idrarını bilerek kaçıranlar.. Bu insanların teşhis etmek de bir okadar zor, tedavi etmek de. Bir doktor veya hastaneden sonuç alamayınca yılmadan başka hastaneye geçen bu insanlar, istedikleri şeyi gerçekleştirene kadar da vazgeçmiyorlar. Üstüne üstelik girdikleri ameliyatlar sonucunda gerçekten hastalanıp, yatağa mahkum kalanlar, alzeimer olanlar veya yine kalıcı başka bir hasar edinenler de az değil.

Münchhausen sendromunun bir ileri safhası ise, ki bence en korkunç olanı, daha nadir görünen Münchhausen Sendromu in Proxy (türkçesi, vekaleten hastalık). Bunda anne veya baba bilerek kendi öz çocuğuna zarar veriyor. Bu hastalığın da amacı yukarıdakine benzer bir şekilde, kendini çok iyi ve ilgili bir ebeveyin olarak göstermekten başka bir şey değil. Bu yıkıcı 'hastalık' boyunca hiç yılmadan çocuklarının yanında olarak ve çocuklarına  destek olarak yalnızca hastane çalışanlarına değil, hastanedeki hasta yakınlarına, akrabalarına, komşularına ve en korkunç olanı ise çocuklarına bile kendilerini birer örnek insan, sabır taşı, iyi ebeveyin olarak gösteriyorlar. Bu oyuna kendilerine zarar verdikleri çocuklarını da inandıran ve onun için çırpındığını gösteren ebeveyinlerin verdiği zarar da hiçbir sınıra sahip değil.
Daha doğar doğar çeşitli semptomlarla hastaneye kaldırılan ve sonrasında hiçbir teşhis konulmadan acı içinde ölen bebekler var.
Bu yüzden eğitime devam edemeyen ve durmadan bir dizi ameliyatlara giren, sakat kalan, hayatını kaybeden çocuklar.
Bu ebeveyinlerin, çocukları yanlarında değilken çok normal davrandıkları ve çevreleri tarafından iyi bir anne/baba olarak nitelendirildikleri, çocuklarına zarar verdikleri anlaşıldığında ise bunu yalnızca onların iyiliği için yaptıklarını söyledikleri gözlemleniyor.
Bir tür çocuk istismarı olan bu hastalığın çocuk tarafından da kabul edilmesi ve karşı konulmamasının altında yatan iki büyük neden: Ebeveyin korkusu ve güveni.
Bu hastalık ilk defa 1977'de Meadow tarafından tanımlanmış olup, özellikle anne tarafından yapılan bu uygulamada en sıklıkla morfin benzeri ilaçların çocuğa verildiği gözlemlenmiştir. Bazı ailelerin ise, balarısı veya eşekarısı gibi böceklere çocuklarını sokturdukları bile görülmüştür. Bunu tıbbı meydan okuma olarak değerlendiren bilimadamları, birden fazla mikrop yüzünden oluşan enfeksyonlarla uğraşmak zorunda kalıyorlar. Daha sıklıkla annede gözlenen bu hastalıkta, annenin aynı şekilde gerekli/yeterli tıbbi donanıma sahip olduğu da diğer bir korkunç gerçek.

-Evet bu arada doğru hatırlıyorsunuz, 6.His filmindeki küçük kız çocuğunun (durmadan kusan) maruz kaldığı hastalığın ta kendisi!

İnternetten araştırdığınızda çok değişik ve rahatsız edici örneklerini kolaylıkla bulabilirsiniz.
Bir süredir benim ilgili çeken bu konuyu sizinle paylaşmak istedim.
Sevgiler..

Kaynakça:
*tbb.org.tr
*ekşisözlük
*vikipedia
*radikal.com.tr

26 Mart 2013 Salı

cinnet


Bir kadın cinnet geçirip oğlunu baltayla doğramış. Kocası kendinden boşanmak istiyor diye. Gidip oğlunu baltalamış. Başka biri iş yerinde beklediği terfiyi görmeyince / İşten çıkarılınca eve gidip, karısını bıçaklamış. Uzun süre iş bulamayınca çocuklarını boğazlamış. Kocası / sevgilisi kendini aldatınca, kendini asmış. Kaynanasına kızıp kızını kesmiş....vs.
Ödünleme mekanizmasıyla yansıtma mekanizmasını harmanladığınızda bile anlaşılabilir bir manzara çıkmayabilir.
Dünyadaki tüm psikologları, psikiyatristleri, terapistleri, hipnozcuları bir araya getirseniz de çözüm olmayabilir.
Dünyada kendi dahil tüm canlılara istisnasız biçimde zarar verebilen tek canlı türü olması da böylelikle anlaşılabilir sanırım.
Yani büyük ihtimal, insan olmak bir ayrıcalık veya armağan değil. Bir isim yalnızca. Biz de ismi, yok sıfatlaştırarak yok pekiştirerek anlamlandırmaya çalışıyoruz. Olmuyor tabii. Çiğ sütten mi, maymundan mı artık her neyden kaynaklanıyorsa bir türlü o muasır "medeniyetler" seviyesine çıkamıyoruz. Topluca, sakın yanlış anlaşılmasın öyle birşey yok da ondan. Yoksa İskandinav ülkelerinde, o 'demokrasinin' beşiğinde bile ensest ve kadına şiddet oranlarının bu kadar yüksek olması, amerikada açlık/suç oranının geniş olması yine kuzey avrupada intihar oranları, batı avrupada boşanma oranları, ırkçılık, homofobik tavrın falan başka bir açıklaması varsa, dinliyorum. Bir de avrupanın göbeğinde işte. İnsanın içinden, ta 1300'lerde başlamadı mı bu  demokrasi, hani magna, nerde carta diyesi geliyor valla. O iş tabii öyle değil. 
Bu politika falan değil. Basit manada zararla beslenen bir ırktan bahsediyorum. Neye zarar verebilirse ona göre şekillenen ama bunun bir hayatta kalma yöntemi olmadığı gibi, hayatı devam ettirme kaygısının da bulunmadığını söylüyorum. Büyük balık küçük balık değil. Kabul edin. Annenin, adam onu bırakacak diye oğlunu baltalamasının altında, büyük balık küçük balık yatamaz.
Topluca çıldırıyoruz. Vietnam savaş gazileri gibi olduk. Yok kimyasal, yok beyin şoklaması derken, ya beynimize sıkıyoruz, ya da kutudan kim çıkarsa artık.
Çözüm mü?
Bilmiyorum..

24 Mart 2013 Pazar

Lübnan masalı- mart 2012..

Hikaye Beyrut ile başladı Beyrut ile bitti. 2012 Martı. Akdenizin büyülü ülkesi Lübnan. Mevsimi de bizimkine benziyor, kimi yerde kokusu da.
Kuzenle yıllardır gerçekleştirmeyi beklediğimiz ve ertelediğimiz hayallerimizden bir tanesi. Ben çoğu zaman bu oryantal şehre zaten mistik bir hava yüklüyorum ve hayalperest bir biçimde aşığım. Şu dünyada bir kente aşık olmayı en iyi kim anlar diye sormayın, ben onu tanıyacak kadar da şanslıyım. Benim canım kuzenim, barikanınkuyusundan bahsediyorum. Bizim böyle ölmeden önce yapılacaklar listemiz falan yok belki, ama ölmeden görülecek yerler, şu yaşa girmeden gidilecek yerler ve asla yanından yakınından geçirlemeyecek yerler listemiz var. Bunlardan bir tanesi de Beyrut'tu tabii.
Bunda en eskilerde çatışmaların şehri olması da çok etkiliydi, intifada zamanlarında filistinlileri ağırlaması da, bir de güzel sinemacıların güzel filmleri, güzel yazarların güzel kelimeleri de..
Ama sosyalizme inanıyorsan ve Türkiyeliysen kesinkes görmen gereken bir şehir diye inanmıştım zamanında, bizimkilerden oralara gidip savaşanlarımız/eğitim alanlarımız vardı ya.
Büyüdükçe de, yazar olmak istiyorsan Beyrut'u göreceksine inandım.
Bir şehir beni usta bir devrimci yapacak diye kurulduğum gençlik yıllarıyla, bu şehir beni yazar yapacak diye hayallendiğim olgunluk yıllarım arasındaki en büyük ortak nokta, ikisi içinde bir işe yaramamış olmasıydı.
Ama senin- yani insanın ötesinde o buruk ve hüzünlü kenti görmek, gerçekten nefes kesici bir deneyimdi diyebilirim.
İlk sabahımız ve onu takip eden Beyrut sabahlarımız, El Hamra 'da L'azizin yerinde bıkmadan yaptığımız kahvaltılarla, her defasında asık suratlı garsonların yüzlerinde bir şaşkınlık ifadesi yaratabiliyorduk.
"Hepsiniz siz mi yiyeceksiniz"
"Bunun porsyonu hali hazırda iki kişilik" vs.
Ve tabii ki zeytinyağında ikram edilen zeytinleri, dilimlenmiş domateslerin yanında limon parçaları, yeşillikleri kahvaltılarının demişbaşları bir de, kıymalı pidelerimiz, peynilirlisi de var...
Asık suratlı garsonlar, köşelerine çekilip ne kadarını yiyeceğimiz üzerine iddiaya tutuşurken, biz herşeyi silip süpürüp, mideyi indiriyoruz. Ben hayatın geziş moduna geçmişim yine. O İstanbul günlerinde eğer masada tam yağlı koyun peyniri olmazsa, olmaz İlke, sanki ben değilmişim gibi, 4 gün boyunca peynirsiz durabiliyorum anlayacağınız. Ve kafenin en güneş alan masasını kapma yarışı. Yüzünüze vuran güneşin kavurucu sıcaklığı da, o sevimsiz mart ayında hiç aldatmasın sizi, gölgede kalan sırtınız buz gibi kalıyor çünkü. Ve yukarıda görmüş olduğunuz kahvaltı seansının fotosu kesinlikle bir tanıtım reklamı değil :))

Ve pigeon rocks (güvercin kayalıkları) oraya gidince insanan içinden bir dilek tutmak geçiyor. Sahil şeridi boyunca yapılmış lüks oteller bazen keyfinizi ve manzarayı kaçırsa da yine de görülmeye değer bir manzara daha. Gün batımında efsaneleşen bu manzarayı belgelemek de görevimiz. Sahil boyunca bir yokuş aşağı bir yukarı yürüyüp, en doğru noktayı bulmaya çalışan biz günün sonunda gerçekten yorgun düşmüştük. Ama elimizde buna kesinlikle değecek manzara resimleri, günün sonunda ise karşımıza tamamen tesadüf eseri çıkan Beyrut Hard Rock Cafe bizi teselli etti. Kardeşimin her yerden (gittiğimiz tüm şehirlerdeki Rock Cafelerden) verdiği şiparişleri almak için kimbilir ne kadar yol yürümem gerekir diye düşünürken, bir anda karşımıza çıkan bu cafede durup, birar bira içmeden olmazdı. Sanki bu şehrin manzarası her yerden büyüleyiciydi. Bir de fonda Bon Jovi, Beyrut'ta H.Rock cafede oturmuş, bud yudumluyorsunuz. Bana bu cümledeki çelişkiyi bulun :))
Neyse La Hamra'da kahvaltı, yok pazar gezmeleri, Gemmayzeh'de küçük alışveriş modları.. Bu arada, Beyrut'un göbeğindeki Gemmayzeh'de gerçekten diliniz tutulabilir. Çünkü tek tip binaların arasında dolanırken, hepsinin dünyanın en ünlü markaları olduğunu, hepsinin Avrupa ülkesine yakışır biçimde birbirine benzediğini ve bu sokak aralarında yürüyen insanların, moda dünyasını ne kadar yakın takip ettiğine hayrete düşebilirsiniz. Hemen hemen yalnızca hafif bir göz makyajıyla ve müthiş moda stilleriyle dünyanın en güzel kızları, Beyrutluları, bizi bile akşamları oturduğumuz taburelerden kendilerine hayran hayran baktırıyorlardı..
Ya ilk akşam ya da ikinci tam olarak hatırlamıyorum ama, yine gittiğimiz barda, barın en gürültülü, şaklaban adamının da Türk çıkması, kulağınıza küpe olsun. Kimsenin kimseyi rahatsız etmediği ve gönlünüzce vakit geçirip, rahatça evinize, otelinize dönebileceğiniz bir yaşam alanı mevcut bu şehirde. Ve otele dönüp başınızı yastığa koyduğunuz zaman aklınızda en çok bu şehirde zaman olmadığı kalıyor, bilesiniz. Çünkü gün içinde yapacak tonla şey bulurken bile, akşam yemek saatini kaçırmak istemediğinizde de, saatin farkına varamıyorsunuz.. Zaman hep aleyhinize işliyormuş hissi veren ve sanki istediğiniz şeyleri asla yapamayacaksınız diye tedirginlik duyduğunuz bir dünya var Beyrut'ta. Bir de sizi kendine hayran bırakan bir hava..
Neyse biz yalnızca Beyrut'a gelmedik tabii. Bir de arınmamız gereken günahlarımız var. Tepelerin en güzeline çıkıp,  gökyüzüne iki dua çakmamız lazım. Harissa Tepesinde. O güzel meryem ana heykeline tırmanmak için gittiğimiz o yol, sevgili taksici arkadaşımız ve ikinizin de anadili olmayınca bir ortadoğu ülkesinde iki insanın anlaşma fikri yalnızca mimiklerle bile mümkün olabiliyor, bilginize.
Sonunda Meryem anaya ulaşıp, ellerini duvarın üstüne dayayıp ağlayanları rahatsız etmeden kendi köşemize geçmeye çalışıyoruz. Başarıyoruz. Ben pek dua bilmediğim için, kendimce birşeyler mırıldanıyorum. Orada tanrıya inanmamak da biraz zor. Önünde uzanan manzara öyle ilahi görünüyor ki...






Bu işte bahsettiğim o manzara, Akdenizin güzelliklerle dolu şehri. Herkesi büyülüyor gibiydi. O yüzden o yükseklikten hem dua etmek, hem de tanrıya ulaşmak bir kıt daha kolaydı sanırım..


Ve Jeita  Grotto Mağası. 1969 yılında halka açılan bu mağarayı tamamen yürüyerek dolanıyoruz. Dünyanın sekizinci harikası olmaya aday bu mağaraya giden herkes için büyük bir deneyim sunuyor. Ancak yoğun nem oranı ve tepenize durmadan damlayan su birikintileri, ayrıca iki üç tane gizli fotograf almaya çalıştığınız anda uyarılar, dünyanın en ağır insanları yüzünden doğru düzgün yürüme temposu tutturamamak derken sonuçta ortadoğunun en büyük mağarasını görmüş olmanın hazzıyla buradan çıkıyorsunuz. Gürül gürül gürleyen suyun yanında biraz  durup soluklandıktan sonra, hooop olduğu gibi o yolu yürüyerek aşağı inme zamanı. Yan tarafta gördüğünüz dönüş yolunda barikanınkuyusu, sevgili kuzinem..
Günler hızla sona yaklaşırken, İstanbul'a gitmeden önce 3 gece 4 günlük Lübnan ziyaterinin hakkını vermek zorundasınız. Biz de öyle hissettik işte. İnternet avcısı, bilir kişi olan barikanınkuyusu sayesinde biz zaten bir belgesel hazırlamaya yetecek kadar veriyle bu ülkeye ulaşmıştık. Gezi bloglarındaki deneyime güvenmek için aslında hiçbir nedenimiz yoktu. Ancak onlar bize eğer yolumuz Lübnan'a düşerse, kesinlikle Jbeil'e gitmemizi ve yine hiç tereddütsüz Pepe'de oturup manzaraya karşı birşeyler yiyip içmemizi öneriyorlardı. Aslında gezdiğimiz sahil şeridi boyunca tüm mekanlar o kadar renkli ve göze hitap eder durumdaydı ki, biz bir süre hangisine oturmamız gerektiğine karar veremedik. İtiraf etmek gerekirse biraz da menülerindeki fiyat uçurumu bizi zorlamadı değil. Ama sonunda, buraya kadar gelmişken bari en iyisini yapalım da Pepe'ye gidelim dedik. Zaten yemek yemeyecektik. Aparetif birşeyler atıştırıp, birer bira içecektik. Aynen öyle yaptık. O canım mavi boyalı ahşap sandalyelerin keyfini çıkardık. Yan tarafımızda oturan turist kafilesinin (ingilizler) o kaymak aksanının ritmine de biraz kendimizi bırakmadık değil. İşte tam o sırada, bir araba konvoyu o dünyanın en küçük sokağından geçmeye çalışmasın mı? Ardı kesilmeyen bir korna gürültüsü ve patinaj sesleri üstüne, bıyıklı arap erkeklerinin tuhaf zenginlik gösterisi, bizim ingilizler bombayı patlattılar. "Size matters" :)) hepbaraber gülüştükten sonra yola devam tabii..

Ve bekayı görmeden oradan ayrılmak olur  mu? Tabii ki hayır, bana kalsa sınıra kadar gidip, orada filistinli yoldaşlarımla da görüşmek isterdim ama.. olmuyor. Zamanımız kısıtlı. Neyse kuzenle bir minübüse biniyoruz. Üçbeş kuruş daha az vermek için ucuzlarından hem de. Süspansiyonsuz minübüs. ABD yapımı bir ortadoğu filminin içinde sanıyorum kendimi. Sarsıldıkça sarsılıyor araba ve yolun hiç sonu gelmeyecekmiş gibi. Bir tek ellerinde hayvanlarıyla binen yerliler eksik. Bu arada biz hariç herkes yerli.. Şöfor zaten eğlenceli biri, tik, takıyor bir mezdeke kaseti. Biz arka koltuğa inci tanesi gibi dizilmişiz. Her yol  başından birer yolcu alıyoruz. Lübnan'da ülkenin içene doğru girdikçe müslüman nüfusun arttığını, aynı oranda, fakirliğin de arttığını görüp, asıl gerçek ortadoğu fotoğrafıyla karşılaşıyorsunuz. Aslında seviyorsunuz da söyleyeyim. Çalan mezdeki kasetine de çaktırmadan parmaklarınızla eşlik ediyorsunuz. O güzel ritmik dil, arapça doluyor tüm minübüsün içine ve camlar yarı açık... sallana sallana gidiyorsunuz. Ta ki yanınızdaki başörtülü müslüman teyze eliyle size camı tamamen açmanızı rica edene kadar. Kadının kucağında bir de çocuğu, iç cebinden bir sigara çıkartıyor, ben gözlerim sonuna kadar açık şaşkın şaşkın ona bakıyorum. Hiiç çekinmeden yakıyor bir sigara. Ve püfür püfür üflüyor teyze. Bir hoşumuza gidiyor ki, Elvan diyorum, ben de içirem le havle bela... Bir de hayatımda ilk defa iki üçkelime arapça bilmediğime burada üzülüyorum. Neyse... Vadiye kadar gidiyoruz. Baalbek'i görmeye. Beka'nın merkezine yani. En büyük antik kentlerden bir tanesini görüyoruz. Bu arada soluklanmak için minübüten indiğimizde birer türk kahvesi içiyoruz. Herşey yolunda. Sonra küçük lübnanlı arkadaşlar yanımıza sokulmaya bize hizbullah tişörtü satmaya çalışıyorlar. Ki en başta biraz da mesafeliler. Hizbullah diye gülümsüyerek suratımıza bakıyorlar. Yok diyoruz. Memleketimizi soruyorlar. Türkiye deyince işin rengi de değişiyor tabii. Ay lav Tayyip sloganı yükseliyor bacak kadar veletlerin ağızlarından, zıplamaya tayyip aşkını anlatmaya da anlatmaya başlıyorlar. Ne dersiniz? Biz de kibarca gülümsüyoruz. Evet mütiş diye onaylıyoruz. En iyisi mi gidip şu antik kenti görelim diye de kibarca yanlarından ayrılıyoruz, onlar da ne de olsa müslüman kardeşleriz diye olacak daha fazla ısrar etmemeye karar veriyorlar. Yolumuza devam ediyoruz. Bizim gezimizin askerlerin turuyla aynı güne denk gelmesi tabii en başta bizi biraz rahatsız ediyor. Ama onun da çok üstünde durmuyoruz. Bu kadar eski bir tapınağın, bu kadar yıla, savaşa, depreme rağmen böyle dimdik ayakta durmasına hayranlıkla şahit oluyoruz..
Atladığım başka kimbilir neler var bilmiyorum. Ama tam bir sene sonra da olsa sizinle bu güzel 4 günlük maceramı paylaşmak güzeldi. Ben de herşeyi tekrar hatırlamış oldum. Kuzenle bir daha kesinlikle oraya gitmeye söz vererek ayrıldık ülkeden. Ha unutmadan belki birgün birşey olurum. Tılsımlı olduğuna inandığım bir ülke Lübnan ve onun büyüleyici coğrafyasının tadı olduğu gibi damağımda kaldı.. Belki bakarsınız bir gün ben de oraya, iki üç satır birşeyler yazmaya giderim. Hoş olur :))
Sevgiler...

22 Mart 2013 Cuma

Temkin yazısı

Gazetelerden son iki gündür başlıklar, Newroz ile ilgili. Tarihi Newroz görüntülerini, hiç gocunmadan, sanki dünkü haberleri, o şovenist propogandaları zamanında kendileri yapmamış gibi samimiyetsizce pohpohluyorlar. Türkiye değişiyor mu? Acaba bu bir umut kapısı mı? Savaş sona erecek mi? PKK'nin tavrı ne olacak? Yabancı basına yansımaları neler? APO parti içinde hala söz sahibi mi? gibilerinden. Bu haberlerin ve gelişmelerin Türkiye üstünde olumlu olumsuz yankıları da bununla aynı doğrultuda devam ediyor tabii. İnsanlar ikiye ayrılmış bir şekilde; bu görüşmeleri ve bu kutlamayı kınayanlar, kabul etmeyenler, bunu milli iradeye bir hakaret olarak görenler ile kendilerini daha iyi ifade etme şansı yakaladıklarını düşünenler, bunun Türkiye halkları için olumlu bir gelişme olduğunu söyleyenler vs. Bir de, tahminimce köşelerine çekilmiş, yine günlük politikanın hezeyanına ve heyecanına kendini kaptırmadan daha temkinli duran ve uzun vadeli sonuçlarını merakla bekleyen minicik bir azınlık da vardır diye umuyorum.
77, 1 mayısı üzerine yasaklanan taksim meydanının eylemlere ilk açılışının coşkusu hala gözümün önünde. Birlerce insanın meydana akın etmesi, haksızlığa uğramış bir halkın simgesini, bir nevi asasını tekrar eline geçirmesi görsel olarak doyurucu, içerik olarak aslında yine beklemenin en iyi yol olduğunu göstermedi mi bize. Çünkü Türkiye'de emek sömürüsünün hiç hız kaybetmeden devam etmesinin yanına bir de çığ gibi büyüyen bir sosyal/siyasal gerileme hala gündemdeydi. Sayılarla uğraşmak istemiyorum. Tutukluluklar, göz altılar, ev hapisleri, engellemeler, basının tekelleşmesi, pazar zamları ve özelleştirmeler, arsaların satılması, avm lerin büyümesi vs. derken, Taksim meydanını bize geri verdiler.
Belki sorunda buradadır, bize geri verdiler (bu yıllardır dürüstçe buna karşı duranların emeğini hiçe sayma anlamında değil kesinlikle)
Nazım Hikmet'in vatandaşlık hakkının iadesi.
Dersim Katliamının gündeme gelmesi.
Ahmet Kaya'nın bugünün popülist yarışmalarında temsili olarak birinci çıkması.
Bunların hepsi büyük başlıklar.
Peki saman altından akan suya ne demeli? Yürüyen doktorları unutuyoruz. Eczacıların içine düştükleri acınası durumları da. Değişen eğitim müfredatlarını, şairlerin tekrar yasaklanmasını, sanat eserlerinin sansürlenmesini, kürtaj tartışmalarını, lise çağında evliliğin önünün açılmasını...
Bana Taksim Meydanını verirken, başka sokakları kapatmasını, üstüne üstlük Taksimi dönüştürme planını da.
Belediye seçimlerinde üçbeş uyanıklık yapıp, bölgeleri ikiye ayırmasını. Mezar oylarını. Sucukları da.
Şimdi insanlar ölmeye devam ederken, İmralı görüşmeleri gündemde.
Bu savaşın bu şekilde kazanılmayacağını anladıklarını söylüyorlar. Barışçıl bir yol arıyoruz diyorlar.
Tamam.
Peki bunun altından başka bir fatura çıkıp çıkmayacağını nereden bileceğiz.
Açık mektupta, alevilerin anılmadığından bahsediyorlar?
Enteresan.
AKP sünni müslüman ideolojiyi mi temsil ediyor?
Evet.
Şaşırmıyorum.
Toplum kendi antisini de doğruyor unutmamak lazım. Diyalektiğin en güzel örneği bu memleketin insanları, yalan mı?
Neyse lafı çok uzatmak istemiyorum.
Biz ne kanlı bir mayısları, ne bu memleketteki kürt milletinin faşizme kurban gidişini, ne emeğin sömürüsünü, ne de neoliberal politikaların toptan yok ettiği diğer şeyleri unutuyoruz. Mücadele geleneği düşük seviyede, hafızası kısa ömürlü olan bir halkın, şakşakların peşinde koşmamasını temmenni yazısıdır bu. Ve bu yazıyı kilometrelerce uzaktan, başka bir kıtadan, gerçek bir önderin halka yaptığı konuşmayla bitirmek istiyorum. Belki o konuşmayı okuyunca bugün meydanları dolduran binlerce insanın, yalnızca bugünlük olma korkusunun bende neden bu kadar yoğunluklu olduğunu ve ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.
Saygılar..

2005, Caracas / Uluslararası Gençlik Festivali, Başkan Chavez'den alıntıdır:

"Bugün ...'ta kendinizi coğaltmanız gerektiğini söylemiştim. Dünyanın herhangi bir yerinden gelen genç bir insan geri dönüp valizini boşaltıp kendi hayatına, işine, ailesine dönemez. Hayır, bunu yapanlar festivalin ruhuna ihanet etmiş olacaklardır. Geriye kendinizi coğaltmak için dönmelisiniz, büyümek ve çoğaltmak için.
Her birinizin burada yaşananların bir aktaracısı olmanız gerekiyor. Bunu sokaklarda, köşe başlarında tekrar edin, şehirlerin duvarlarına yazın, üniversitelerde tekrar edin, yaşadığınız, uyuduğunuz, çalıştığınız yerlerde tekrar edin. Hiç durmadan, her yerde tekrar edin. Gidin ve emperyalizmin yenilmez olmadığını anlatın! Gidin ve yeni bir dönemin yaklaştığını anlatın! Çeşitli alanlarda, gidin ve görmeleri ve duymaları gereken bir tehdit olduğunu anlatın! Gidin ve temsil ettiğiniz halkları düşlerle, umutla ve güçle doldurun. Bu, festivale katılan her kadın ve erkeğin en büyük görevlerinden biridir.
Bu festivalin başarısı burada, Caracas'ta ölçülmeyecektir, yarın ya da daha sonraki günlerde bu festivlain birşey için yararlı olup olmadığın, birçok şey için yararlı olduysa başarılı olup olmadığını göreceğiz. Benim için festivale başarılı oldu demek için, yarın ya da daha sonraki günlerde, festivalin beş kıtanın rüzgarlarında bir etki yarattığını kanıtlamamız gerekir. Gelecek için savaşan gençliğin saldırısının yarattığı bir etki olmalı. Çünkü, Che'nin de dediği gibi, gelecek bizimdir. Bugün, söylememiz gerekiyor ki, gelecek sizlerindir".*

Türkiye tarihinin daha önce yüzlerce kere ispat ettiği gibi, bu newroz dönüşü insanlar valizlerini boşaltıp hayatlarına  olduğu gibi devam etmezler, dileğiyle..

*Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita - Ece Temelkuran (Everest Yay.)

size bir sır vereyim mi :))

Bak sen, Sabah gazetesinin Kitap ekine göre, bilmem kaç tane yayınevinin ortak bir politikası var artık. Grinin Elli Tonu ile başlayan bir furya. Artık kadınlar daha çok cinsel içerikli / erotik kitaplar okur olmuşlar. Epsilon, Doğan, Pegasus gibi halihazırda popüler olan yayınevleri de, hepsi aynı tonlarda kitaplar basmaya başlamışlar. Sonuç belli çünkü. Satabiliyorlar. Aslında son on yılın okuma yazma oranı ve buna bağlı olarak okuma kültürünün ne kadar geliştiğine dair istatistiksel bir veri olsa iyi olurdu. Veri olmadan konuşursak, okuma yazma oranı kesin arttı. Buna bağlı olarak,sanatla uğraşma oranı. Sinemaya gitme oranı, kitap satma oranı da... Yayınevleri de artık eskisi kadar şikayetçi değiller. Kitap 'sektörünün' de yegane amacı para kazanmak olduktan sonra bu okuyan-cahil ordularından neden sıkılsınlar?
Üçleme S:E:C:R:E:T veya Sana Soyundum Sende Kendimi Buldum, Grinin Elli Tonu, Seksen  Gün gibi cinsel yönü ağır basan, +18 kategorisine giren, erotizmin etkisi yüksek miktarda görülen kitaplar. Su gibi satıyormuş ne güzel. Ve bu kitaplar en çok kadınlar tarafından satın alınıp, tüketiliyormuş. Sabah Kitap eki de merakla soruyor, hatta bu soru cümlesiyle bitiriyor bu haberini..

Kadınların bu kitaplara olan ilgisinin sırrı ne?

Ben de onlara küçük bir sır veriyorum :)

-Sevişmiyorlar da ondan.

21 Mart 2013 Perşembe

3 harfliler

güne 3 harfli başladım (ilk aklınıza gelen değil ikincisi) ve 3 harfli bir şekilde devam ediyorum. aslında sorun işle ilgiliydi. yani iş yerindeki bir sorundan kaynaklı kafam 3 harfli oldu ve bu 3harfli işi şu saat oldu hala çözemedim.
bu arada da biraz sosyal paylaşım sitelerine gireyim de kafamı dağıtayım dedim. dağıldım. malumunuz, gündem belli. aslında bu ülkenin insanları şaşırmamam gereken 3 harfli kafalılardan oluşuyor, bkz.daha önceki tonla yazılarım, ama yine de bir içerliyor, sinirleniyor insan.
sanki uzayın başka bir tarafında, kocaman bir boşlukta tek başınaymışsınız gibi. hele o insanların bir bölümünü tanımasanız, hayata bakışlarını, yaşayışlarını, geçmişlerini falan bilmeseniz, belki yersiniz. bu 3harfli kafadaki insanların bu 3 harfli yorumları karşısında yalnızca küçük bir öğürtü ve yanınızda her zaman bulundurmanız gereken küçük mavi kovanıza kusmanızla işler hallolur. nerede?? bu kadar kindar ama unutkan, bu kadar heyecanlı ama hevessiz, bu kadar çok konuşan ama beyinsiz, bu kadar insan görünen müsveddelerle bir arada öyle veya böyle yaşamak, onların yorumlarını dinlemek/duymak, ve aslında kaplumbağalara has yaşam tarzlarını ve masa laf kalabalıklarını hazmetmek zorundasınız. tamam.

dün borayla elips şeklinde bir masanın etrafında neden latinler gibi olamıyoruz diye tartışıyorduk. mantık çerçevesinde. o bana müslümanlığın buradaki halk üzerindeki etkisinden bahsediyordu, ben de biraz coğrafi koşullardan. her defasında insanın gözüne sokulan çıplak gerçekten nefret eder oldum ben de. halbuki cevap çok basit zaar. bu insanlar 3harfli kafalı o kadar. ben de şu an öğürüyorum. daha çok insan ölsün. ne de olsa uzaktalar ve yarın unuturuz, daha çok aile parçalansın, önemli değil biz yaşıyoruz, daha çok insan aç kalsın, ekonomi oralara gitmesin, diğerlerinin allah cezasını versin, tek millet tek dil tek tek tek derken ya tivitır olmasa veya facebook veya diğer herhangi paylaşım siteleri, bu insanlar üç satır yazı okuyup aynı şekilde paylaşacaklar mıydı, bu insanlar kendilerini tarihte hiç olmadıkları kadar 'politize' edecekler miydi? merak ediyorum. yani bilgi sahibi olmadan fikir sahibi görünen bu dalkavuklar kendilerini ne de güzel pazarlıyorlar. türk bayraklı resimler, mustafa kemal'den alıntılar, onurumuzlar, bebek katilleri, 40 binler...copy paste bilgilerle işgüzarlık edenlerden bahsediyorum, daralıyorum.

aklıma başka birşey geliyor, ece sağolsun. ve neyseki başka yerlerde anlatılacak daha güzel hikayeler, insanlar var. mesela:

katolik inancı venezuela'da kabul edildikten sonra yerli tanrılar ve tanrıçalar katolik sistem içine giydirilip süslenerek... sokulmuşlar. bu arada yerli dinleri jaruba'nın ana tanrıçası chango bu tasvirde en üstte ve isa kadar büyük çizilmiş  durumda. seks yapmadan çocuk sahibi olan meryem ana yerine, şöyle kanlı canlı, elinde şarap bardağı tutan bir kadına inanmanın bir ülkenin hayata, insana ve dünyaya bakışını nasıl etkileyeceğini tahmin edebiliyorsunuzdur herhalde!*

Herkes kendine pay çıkarsın.

*Bkz. Ece Temelkuran, Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita (Everest)