31 Ağustos 2014 Pazar

seyahat öncesi

Haberler iyi. Biraz daha iyiyim. Sonra bir gün daha iyi. Sonra iyi ve muhteşeme hızlı bir geçiş olmayacağını kim iddia edebilir ki :)
Yeni bir yer keşfettim.
Sonra hayatımdaki hemen hemen en güzel adana kebabı da orada yedim (kesin bilgi)
-Ha bu arada beraber gittiğimiz arkadaşların ikisinin de daha önceden oraya defalarca gitmiş olması (Aaa biz burayı biliyorduk..lar) komikti.
Yusuf Usta'nın Yeri. Suadiye. Koşarak gidin. Bir de öylesine bir mahalle arasında, böyle merdivenlerden aşağı inerek içeri varıyorsunuz. Salaş bir salon. Hizmet çok iyi. Çiğköftesi enfes. Kendi şalgamlarını yapıyorlar. Acıyı sonradan katıyorlar. Türk kahveleri de çok telveli. İnce bir rakı ile şahane gitti, gidin.

Neyse sonra canlı müziğimiz gelince hops Monk. Mary Jane diye bir grup. Yol Project'in çıkmamasının verdiği tedirginlikle, ilk önce oturup bir kaç nesil Leo'ların hepsini masamızda ağırladık. Sonra hızlandırılmış bir tekila ve cinfiz ve votka :) zıplayarak dans falan filan, gece kazasız bitti..

Sabah kahvaltısında, rüzgarlı bir bahçede mide gurultumun eşliğinde harika bir salçalı biberli sosis yedim. Hala iddia ederim ki, uzun zamandır yediklerimin en güzeliydi veya tüm yediklerimin, kendisine teşekkür ederim. Çok tatlı.
Sonra da koşarak eve gelmeler, bavul hazırlamalar, ilacımı kaybetmişim gerginlikleri, bardak bardak soğuk sular. Uçak düşmeyecek totemleri. Her şey çok güzel olacak ile, allahım ölmesem de yeter arasında sıkışmalar. Ay daha yazılacak bir kitabım vardı, ölmeyeydim iyiydi sanrıları.
Neyse şu an içimde bir his var ki, uçak düşmeyecek. Hani tanrı bu, işi belli olmaz, yine bir ters köşe falan. Neyse büyük cümleler kurmayalım. Onun benle alakalı daha başka planları olduğunu, hemen öldürmeyeceğini, küçük küçük süründüreceğini düşünmekteyim. Hastasıyım.
O yüzden bu sefer kimseyle helalleşmiyorum. Bekleyin. Eşekler gibi geri geleceğim.
13 senedir gitmediğim dünya güzeli bir memlekete, Almanya'ya gitmekteyim. Eğitimler, yemekler, falan bir yana. Biralar biralar içeceğim. Sonra da yeni yeni kayıplarım ve kazançlarımla (kayıplar maddi manada) kazançlar, komik hikayeler faso fiso..

Şimdilik gidiyorum

Hoşçakalın, kendinize iyi davranın.

29 Ağustos 2014 Cuma

erki tarz

Artık fotograflara baktığımızda, vay birbirlerine ne de güzel bakıyorlar, ne de güzel seviyorlar devri kapandı. Dakikaya o kadar çok kare sığdırıyoruz ki, herkesin iyi baktığı bir anı yakalamak mümkün. Yani herkes saniyenin binde bilmem kaçında en azından 1 kere herhangi birini seviyor ve güzel bakıyor olabilir.
Demek ki ihtiyaç bu. Çünkü devir yalnızca bunu karşılıyor. Demek ki eskisinden bir yorulmuşluk, bıkmışlık söz konusu. Demek ki bazı bazı eskisinin işe yaramadığını düşündü insanoğlu. E tabii insanoğluna da bu farkındalık yakışırdı.
Şöyle bir çelişki söz konusu tabii. İnsan mı fotoğraftan çıkıyor, fotoğraf mı insandan anlamak biraz güç. Hikayelerini, binlercesinin paylaşıldığı sosyal medyadan takip ettiğimiz bir yakinimizi gerçek hayattaki haliyle hatırlayamayacağız gibi.
İnsanlar ya facebook sayfalarına benzetmeye çalışıyorlar hayatlarını.
Ya da hayatları zaten yalnızca facebook sayfası... gibi.
Neyse illa ki eleştirmek için demiyorum.
Zaten binlerce kalem de yazsa tarih yine kendi akışını sürdürecek.
Kimine göre bu halihazırda bir devrim. Kimine göre mesela kendini ifade etme biçimi. Kaçınılmaz olan yani.

Ben de mormon değilim halihazırda. Merak etmeyin.

Ve benim çocukluğuma ve gençliğime dair fotoğraf albümlerim var.

Sonra son yıllarda hemen hemen tüm anılarımın dijital ortamda olduğunu fark ettim.
Sonra son aylara ait bir kaç fotoğraf buldum tabii. Kağıt baskı :)
Mesela Mayıs ayında bir düğün fotoğrafı.
Birbirlerinin gözünün içine bakan insanlar. Şöyle gözlerimi kıstım, fotoğrafı iyice yaklaştırdım yüzüme.
İki insan birbirini gerçekten seviyorsa bunu bir kağıt fotoğrafta görebilirim diye düşünüyorum ya ben hani.
Burada kalsın.
...

İleriki yıllarda yüzünüzde içten bir gülümsemeyle hatırlamak istediğiniz şeyler varsa, bence, bir fotoğraf makinanız olsun. Evet daha pahalı.
Sonra en güzel çıktığınız kareyi değil en mutlu olduğunuz anı yakalamaya çalışın. Anı kaybetmeden tabii.
Şimdi değil ama doğru zaman geldiğinde.
Yani tek başınıza kaldığınızda veya torununuza falan birini, bir anı anlatmaya çalıştığınızda göreceksiniz.
Film şeridi gibi dökülen binlerce on binlerce sıralanmış dijital kareler değil ama ucu yanmış yıpranmış bir fotoğraf asılınız.
Hatırlarken daha mutlu olacaksınız.




28 Ağustos 2014 Perşembe

yareppime dua

"futbol 90 dakika süren ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur"

Panik yapmayın. Biliyorum ki Arsenal (arsınıl, spikerin deyimiyle) bir İngiliz takımı!

Ama kabul edin, cümle güzel :)


Eş dost oturup izledik, az kavga ve gerginlik de oldu masada. Varsın olsun çok da fifi.
Neyse sorun o değil, sorun muazzam futboluna rağmen sanırım benim gudubetliğimden beşiktaşın maçı kaybetmesi. Aslında herkesin tahmin edeceği üzere sorun, benim gudubetliğim ki, masadan wc için kalktığım tek an, gole en yaklaştığımız anmış, öyle dediler.
Çok içerledim.
Sonra kız kısmı totem bile yaptı (ekrana bakmama totemi). Ben koptum. Bir de fotoladım (yanda), onların o mantıklı hallerini. Ama totem tuttu.
Sonuç: maç yattı.

Olur öyle deyip geçiyorum şimdilik. Yani hayat bu, aynı maç gibi. Biri kaybedecek, biri kazanacak. Ahaha şaka la şaka, ben ilke.
Öyle olumcul bir insan değilim. (kelimeyi şimdi uydurdum)

Son bir-bir buçuk aydır başımın üstünde üç beş karabulut dolanıyor. Ben de yukarıdakinin bildiği bir şey var herhalde veya ahanda sen bunları bok bok yaşadın ama sana kocaman bir sürprizim var, durumları falan umuyorum. 
Henüz tık yok. Ama öldürmedi de, allah var :) 
Bekliyoruz.

Bu hani X-Men'de (tam öyle bir karakter olmasa da) dokunduğu her şeyin  yaşam enerjisini çeken Rogue gibiyim, benim ki çok havalı değil, ama saçımın bir tutamını beyaza boyatırsam belki. 

Biri ben böyle deyince bana çok kızıyor biliyorum. Sen kendini o moda sokuyorsun, deyip hatta benim ona yaşam enerjisi verdiğimi bile iddia ediyor. Yalan. Ama tatlı yalan. Kabul ediyorum.

Bağlıyorum.
Uçak düşmesin.
Sürpriz bu olmasın lütfen, ayıp olur.
Sözüm söz:
Yeminle dolu içki alacağım ve herkesle paylaşacağım (ama kokteylleri ben yapmayacağım) bkz.yasemin
Almanya'da eğitimden ve işten arda kalan zamanlarda eşek yüküyle bira içeçeğim.
Bir de memlekete dönüşte biraz daha iyi olacak her şey bence.
Yani nolur sağ gösterip sol vurma yareppim.
Ben de Titanik'teki Rose gibi, kendi yatağımda 100 milyor yaşında, uyurken öliveriyiim.
Olmaz mı?
Olur diyorsan da bir işaret çak artık, içim az rahat etsin.
Şimdiden sağol!

Bu arada masamıza iştirak eden erkeklerin neredeyse hiçbirinin maçla ilgisi yoktu. Ve ben yasemin'i ilk defa bu kadar beşiktaşlı, elvanı da her zamanki gibi aşırı heyecanlı gördüm!

27 Ağustos 2014 Çarşamba

:)

meteoroloji adamları bağırıyor, tekrar mevsim normallerinin üstüne çıkacak sıcaklar.
yani havalar bu ara çok sıcaklar. olsun.
ve bugün bizim takımın maçı var. eskiden nutku tutuk izlerdim maçları ben. artık değil.
sanırım maç izlemekten de kendi takımımdan da soğumuşum.
yani eskiden çok sevdiğim şeylerin  tadı bozulmuş gibi. bu da geçecek.
bir de çok sevdiğim insanlar var hayatta, ve de neyse ki.
bir de beşiktaşlıyım ya ben hani, şu 35lik hayatımda kendi takımıma en uzak noktadayım.
neyse bugün biraz iyi haber aldım, biraz da arkadaşlarla alışık olduğumuz tarzda kadıköy sokaklarında rakı içerken maç izleyelim.
ve
biyopsi sonucum da temiz çıktı zaten :) hani oldu ya beşiktaş yenildi, biz de sağlığa içeriz su sefer.


26 Ağustos 2014 Salı

pazartesi kaçamağı

dün tam bir mesai kaçağıydım. küçük bir pürüz ortadan kaldırıldıktan sonra kutlamacalar olarak, yeni yerler keşfetme adına beylerbeyine doğru yola çıktık. altımızda araba olduğundan kaynaklı ve alınacak kesin alkol tesiri altında dönüşü çok geç yapmamamız gerektiğini konuşuyoruz. yalan oldu.
neyse daha önce gittiğimiz yerleri geçerek beylerbeyinde doğa balık'a kadar gittik, otoparktan içeri girerken hala tereddütlü, biz yalnızca bir bakıp çıkacağızlar kendini, denizin neredeyse üstüne konmuş olan masayı görmemizle birlikte, biz burada içerize bıraktı. İçtik de.
ben 50lik istedim, yok dediler, 35lik de anlaştık tabii.
masaya 70lik geldi, bitti, üzerine de yolluk tabi duble olarak.
kaç saat içtik ve kaç saat konuştuk bilmiyorum. sarhoş olmamıza engel önümüzdeki manzara mıydı, hafif esen meltem mi, konuşacak dolu konumunuzun olması mı, yoksa biz hali hazırda sarhoştuk da :) haberimiz mi yoktu, bilmiyorum. ama uzun zamandır geçen en güzel pazartesiydi, kesin bilgi.

ha bugün hiç sorun yaşamadan sabah uyandım, zorlu centerın içinde sabahın erken saatine inat açıldığını öğrendiğim pastaneden poğaçamı aldım, ve portakal suyumu ve koşarak geldim buralara. hoş sabah toplanmacaları, önümüzdeki hafta Almanya'ya yapılacak olan iş seyahati öncesindeki son pürüzler, Uri'yle birlikte küçük planlar peşinde koşup, yalnızca Marl bölgesinde kaç tane tren istasyonu olduğunu çözemeyip, seyahatimizin ilk gününü keşif günü olarak ayırmaya karar verdik. Almanya ile ilgili daha detaylı yazılar haftaya gelecek hiiiç merak etmeyin (tabii uçak düşmezse).

ha bir de eve geldiğimizde süper kupa penaltılara kalmıştı. penaltılar ayakta izlendi.
ben tarafından değil, ben baya baya kanepede cafe creme içiyordum, gözlerim kapalı
sanırım kupayı fenerbahçe aldı, tebrik ederim.
ama ben penaltılara kalan hiçbir galibiyeti sevmiyorum.

**beylerbeyinde doğabalık'a gidin, ama yalnızca bir tane şahane masaları var. o da küçücük balkonda olan gölgedeki tek masa. yani içeride oturduğunuzda da tam boy camı olduğu gibi açtıkları için yine dışarıda gibi hissediyor olabilirsiniz (bu seçenek). Avrupa yakasının yolun diğer tarafında kalan uzak deniz manzaralı bir çok balıkçısına göre kat be kat tercih edilir ama bence eğer bir gün gidecekseniz, direkt o masayı talep edin. bu arada hava karardıkça bir o kadar güzelleşiyor önünüzdeki manzara. servisleri de çok iyi, mezeleri de. kış gelmeden koşarak gidin.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

ya da

çoğu zaman hafta sonunu iple çeker insan.
ben artık pek değil.
bir de pazarlardan nefret eder çoğu insan
ben artık pek değil ( bunu daha sonraki bir yazımda uzun uzun yazacağım)

cuma akşam saat 5 30'a doğru hala programın tam belli olmadığı bir hafta sonuna sürüklenmek üzereykene, uzun zamandır ilk defa rezervasyonsuz olarak risk alıp Victor Levi'ye doğru yol aldık. Hedef bir iki kadeh şarap içip muhabbet etmekti tabii... ama bakmayın siz, balkon kısmında son kalan masa şans eseri tarafımızca kapıldıktan sonra biz toplamda yalnızca 3 şişe şarap yuvarladık. Hatta masadaki arkadaşlar son gelen şişe hakkında hiçbir bilgilerinin olmadığını gayet açıktan ifade ettiler. Tabii kime ne!
Neyse güzel muhabbet, yıldızlı gece, hafif bir müzik arka fonda falan derken, masadaki özellikle erkek kısımlarını shaft'a gidip tekila içmeye ikna edemedim.
Herkesler yaşlanmışlar ! (tam gaz)
Neyse sonra biz de geleneksel asker tıkınma harekatına geçtik (bunu yalnızca anadolu yakası okuyucusu anlayacak) uzun zamandır hasretinden prangalar eskittiğim sandiviçimi tabii ki tek lokmada mideme indirmedim ama baya teğet geçtim :)
cumartesi günü geleneksel olmaktan (yalnızca benim için bir süredir) çıkan havuz eğlencelerine katılmamam için tabii ki artık hiçbir neden yoktu. Duyan gelmiş, gelmeyenler paparayı yediler zaten :) neyse mojitodan bozma dünyanın en şeker kağıt bardaklarıyla ikram edilen kokteyller falan derken, benusen'de yapılan akşam için rakı balık rezervasyonu kendini, iyi bir film bul da şöyle ayaklarımızı uzatarak izleyelimlere devirdi.
sakin ve hoş ve dinlenceli ama alkollü bir hafta sonu.
pazar günü yalnızca bana ve kısmi olarak kızlara aitti. biraz dizi biraz kahve dedikodu biraz güzel haberler özlenen arkadaşların dönüş yolunda oldukları haberleri falan derken ... koca bir haftasonu öylesine geçti.

sonra şöyle bir düşündüm de eskiden ne çok yazarmışım komiklikli günlerimi.. şöyle bir geriye dönüp bakınca aylardır sanki bir sessizlik...
neyse bu sıralar çoğu cümleler yarım biraz.

geçenlerde tanıştığım bir adam, bana huzur bulmakla mutlu olmak arasındaki farktan bahsetti. huzur bulmak kolay değildir ve stabildir dedi, mutlu olmak geçicidir çünkü hep bir şeyin peşinden koşar ve hiç doymaz insan, dedi, zor olan huzur bulmaktır, huzur bir vazgeçebilme halidir, dedi.
masada saatlerce süren dırdırlanmamı tahmin edebilirsiniz. bence hepsi bir şekil mutlu olabilmenin tuhaf versiyonları ya bunu çok açmak istemiyorum.
derdim yalnızca kötü hissetmemekle ilgili.bunu bir yabancıya tabii ki söylemedim.
size söylüyorum.
şu an bir haldeyim. ismin herhangi bir hali.
şu an bir haldeyim ve ona göre aldığım her aksiyon beni olduğum halden  daha iyi yapmak için olmalı.
ben insanın vazgeçmiş halinden nefret ettiğimi o gün kimseye söylemedim tabii.
stabil bir huzur peşinde olmadığımı da.
şimdi hayat iki kollu akıyor ya iki yanımdan. ben de böyle dimdik ayakta durmaya, bir çeşit yaşamaya çalışıyorum ya.
üzerime zaman zaman çöken ağırlıktan kurtulmak için.
bazen işe yarıyor.
bazen bana mısın, demiyor.
aynı hayat gibi. kesinlikle durağan değil.

bugün yağmur yağacak diyorlar. arkamdaki pencereden şöyle bir baktım gökyüzüne, haklı olabilirler.
ben yorum yapmıyorum.
ve belki...
belki gerçekten çok mutlu olacağız, belki birazdan çok güzel bir yağmur çiseleyecek, belki hayat  zannedildiği kadar da kötü değil, belki işte ne bileyim tercihlerimizin ağırlığı altında hiçbir zaman ezilmeyeceğiz, belki kış aslında mevsimlerin en güzeli, belki pazarları sevmemin gerçekte hiçbir anlamı yok, belki hayat vazgeçebildiğin ölçüde daha eğlenceli, belki herkes çoktan mutlu olmanın bir halinde, belki zor olan dönüp arkanı gidebilmektir, belki risk almamak çoğu zaman, ve belki işte sen yağmuru beklerken falan veya hep aynı dükkanın önünden geçerken veya aynı şarkıları dinleyip yeni bir anlam çıkarabilecek misin diye bakarken, belki heraklitos ta o zamandan aslında deliymiş, zaman yok, değişim yok, her şey hep aynı falan, bildiğin inandığın öğrendiğin her şey
ya da hakan aysev'in dediği gibi, öyle yüksek bir 'ya da' dersin ki
öbürü susmanın tarihi
ya da
sana aylar önce söylenileni sen yıllar sonra kendin tecrübe edersin.
belki gerçekten mutlu olmayacağız,belki birazdan çok güzel bir yağmur çiselemeyecek, belki hayat zannedildiğinden de daha kötü, ve tercihlerimizin altında sürekli ezileceğiz, ve kış, bazı şeyler olmadığında mevsimlerin en güzeli katiyen değil ve pazarları sevmemin kesinlikle bir anlamı var, belki hayat vazgeçmediğin ölçüde daha değerli ve hiçkimse mutlu olmanın bir halinde falan değil, belki zor alan kalabilmektir, belki risk almak ve çoğu zaman aynı şeyleri yaparken bile farklı bir anlam çıkaramazken insan, heraklitos hiç de deli değilmiş falan, yani aynı nehirde iki kere yıkanamaz insan, demiş ya hani...
ya da

neyse
bugün alışverişe gideceğiz. belki sonra sinemada iyi bir film izleriz..
herkese harika haftalar diliyorum..

21 Ağustos 2014 Perşembe

sohbet

Moda'da, adını İstanbul'un başka bir semtinden-mahallesinden alan Cibalikapı balıkçısındaydık dün. Eş dost arkadaş, başka bir aslan burcunun doğumgünü kutlaması niyetine.
Yine kaç gündür içmiş olmanın verdiği huzursuzlukla geceyi yalnızca 2 kadeh rakıyla kapattım (islam cumhuriyeti kurulduktan sonra bu satırlar aleyhime kullanılacak mı merak etmekteyim)
ama iki kadeh rakının yanında arkadaşımın da söylediği gibi, masada artık ülkeyi değil dünyayı kurtarmaya kadar gitti sohbet.
Biz duyarlı aktif politik gençler falan değildik üstelik, ancak herkesin belli şeylere kafa yormuşluğu var belli. Herkesin belli rahatsızlıkları da, konu konuyu açtı, biz sınırların olmadığı bir dünyadan, teknolojik devrimden, sistemin kendi kendini yemesinden ve yetişen yeni nesilin yaratıcılıktan uzaklığından falan derken, durduk tabii bir anda, baktık çok açılmışız, boğulduk boğulacağız, gülüverdik kendi halimize. Herhalde bir dahaki sohbetler de uzaya fırlayacağız, orayı kurtaracağız diye.
Neyse konunun hepsi mahal neresi olursa aynı oluyor tabii.
Nesil sorunu. Masada, başka başka yerlerden beslenmiş insanlar. Herkesin bir değer biçme, üretme kaygısı var. Herkesin belli bir oranda duyarlılıkları var. Herkesin azlı çoklu umudu var. Nesil ama benim nesilim. 79 ve üzeri (bir çıtır hariç). Biz kendimizi son nesil olarak kabul ederiz. Yalnızca çatapattan, mahalle kavgasından, elişi kağıdın da değil. Neyse o derinliklere şimdi girmeyeceğim.
Masanın karşı tarafında ise Fransız Devrimi ve Aydınlanma. Arkadaşlar sakın ha diyor. Hafif dinliyorum. Biraz komünizmden dem vuruluyor falan. Güzel sohbet.
Fark ediyorum ki, herkes heyecanlı. Nesil farkı. Herkes böyle biraz yüksek biraz vurgulu biraz bilgili konuşuyor. 
Fark ettim ki, tüm o yıkıma ve defalarca tekrarlanan hayal kırıklığına rağmen bazen daha çok konuştukça ve sanırım daha çok kafa yordukça umutlanıyor insan. 
Bazen sizinle konuşabilen insanlarla sohbet etmek lazım. Bazen anlattığınızı anlayacak ve aynı yerden, benzer yerlerden beslenmiş insanlarla birbirinize birşey katmanız lazım.
Bazen ufak bir değişik bakış açısı, küçük bir muhalefet, bir tek kelime size kendinizi iyi hissettirebilir.
Sonra tam o muhabbetin ortasında yanınızdaki sandalyede oturan kişi, tarihin alakasız bir dönemiden bahsederken, şunu hiç biliyor muydunuz, diyebilir. Gülümsersiniz.
Sohbet edin. İyi hissedeceksiniz. Ha bir de Cibalikapı Balıkçısına gidin. Ben sevdim.