18 Ağustos 2012 Cumartesi

Rakı şişesinde aslan olmak..

Bir fincan kahve, şekerli tabii ve bir kaç bardak çay, içine sıkılmış limon ve şişe su, kafe muhabbetleri, çocuklar falan yanı başımda, öyle sohbet muhabbet, bayram arifesinde..
İçimde biraz burukluk var, her duyguyu abartıyor muyum ne? Az önce nedenini öğrendim, kuzinem bana çok gülecek, benim yükselen zaten hiç aslan olmamış, balıkmıymış ne! Anladım tüm anlamsızlığımı işte.
Demek ki neymiş? Dalga geçmeden önce biraz duracakmışsın ve tabii ki büyük büyük konuşmayacakmışsın. Al işte tüm o baskınlığın, asabiyetin altında yatan koca bir balıkmış (kendisiylen daha tanışmamış olmama rağmen). Ben de Aslana aslan sanıyorum yüz küsür yıldır kendimi, yalan imiş.

Psikojenik fügüm ben. Kara deliklerim varmış meğer!!
Kendini bilmez diye kızdım tabii kendime. Tüm aksiliklerimi ve eksikliklerimi bağlayacağım bir malumatım var artık. Tabii yine rasyonel olanın peşinden gitmiyorum, bir şeyi çözmeye çalışmıyorum.
Ve artık suyu o kadar sevmiyorum, iki litre iç desen içemem bundan sonra. Okyanusa uzağım, deniz yanı başımda on küsür yıldır vapura binmiyorum. Kum adamı sayılırım ama çakıldan gıcık kaparım bilen bilir. Ayrıca rakı şişesinde boğulan şair ruhlu biri de değilim. Midye kabuğu koleksyonum hiç olmadı veya rüzgarın okyanusun sesini dinlemedim hiç deniz kabuğunun içinden. Öyle romantik şeyler bana pof gelir. Ama gel de sor bilmem ne sitesinin bilmem nesinin içinden doğum saatinizi girin bölümünden çıkan sonuca. Balıkmış mış, alık alık bakıyorum kardeşin gösterdiği ekrana. Yok artık dercesine. Yaş otuz üç. Sabaha bambaşka biri olarak mı kalkacağım? Hiiiiç sanmam.
Yatmadan bir film izlemeye karar verdim ben de.
3D, Pirana
Günün anlam ve önemine uygun en azından.
Ben de olsam olsam o kadar balık olurum zaten:))

27 Haziran 2012 Çarşamba

Before the Tatil??

Al işte geldi çattı yaz tatili, biraz tuhaf bir tarafından ama neyse.
Hayal ediyorum işte şöyle, hayal etmediğim bir yere gitsem de, ayağımı kumlara uzattığımı, a pardon orada kum yok, böyle arkadaşlarla sevgiliyle falan bir kaç eğlence yaptığımı, a pardon ben dalmayı daha bilmiyorum, işte ne biliyim feribota binmeden güzel bir araba yolculuğu, tabi ki eskihisar-feribot hattı beni bekliyor, ve otobüsle korkusuz dönmeyi falan derken Dalamandan alınan uçak bileti.. Yok sen istersen günü birlik Meis adasına uğrarsınlar, adamın kafasını kırasın geliyor da işte ben bunca sıkıntının ve daralmanın içinden üjbej iyi bir şey çıkarmayı umuyorum. 
Bir keresinde en sevdiğim kuzinem benimle geliyor. Artı bir, canım kuzum Aslım var...İskeleden denize girmeye, ayağıma taş değmesine gıcık kapıyorum ama birinin dediği kadarıyla ülkenin en güzel mojitosu orada yapılıyormuşmuş.. Beyrut'tan sonra onu da deneyelim. İşte ne biliyim bir günlük şu keşif dalışına bir katılak da görek diyorum. HAni ben kmlerce yukarılara çıkmakla anksiyete geçiren ben belki onar metre aşağılarda vurgun yemem diyorum, diyorum da bazıları vurgun yersin sen, sünger avcısı diyor, benimle dalga geçiyor:) Göreceğiz. Off işte dört sene sonra ilk defa yurtiçinde bir tatile mi gidiyorum ne? Biraz heyecan ve gerginlik var üzerimde. Bir de ilk tatil sevgiliyle başbaşa olabilirdi, ama olmaya da bilirdi, sağolsun bazı güzel arkadaşlar beni daha çok eğlenebileceğime ikna ettiler bile! (Çaktırmayın onlar öyle sanıyor:))) 
En güzel deniz Çeşme'de diyen de var, Kaş'a canla başla inanan da. Bana Kaşçılar daha çok yalan söylüyor gibi gelse de, şimdilik sesimi çıkarmıyorum. 
Turkuaz rengi bir deniz hayal ediyorum. Çok mu hayal ediyorum?
Böyle sevdiğimden bir roman alacağım yanıma, bir de sevdiğim şarkılardan yeni bir playlist hazırladım. Küçük bir sehpadan bozma tabureye fitim, şezlongumun yanında, üzerinde buz gibi biram olsun, iki üç satırda bir şöyle soğuk soğuk içiyim, elim bazen yandaki şezlongda uzanan adama uzansın, onun elini tutayım üç saniye, sonra kitaba devam.. Biraz ara verdiğimde iki sohbet muhabbet, kızlar erkekler şöylece bir soğuk sulara dalıveririz, fena mı olur işte, onca sıcağın üstüne az serinlik..Miss..
Akşam eve alınan tutulan balıklardan rakı sofrası, sonra hiç gitmediğim ama şimdiden duymaya alıştığım Mavi bar. Umarım adını yanlış hatırlamıyorumdur. İşte bir de şu ünlü mojitoyu yapan yer var. Tekne turları falan derken, ben zıpkın gibi mindere yapışmamayı düşünüyorum (umarım) engin denizi falan izleyip belki yeni dersler çıkarırım kendime ha? Hiiç sanmıyorum ama neyse. Bir de zıpkına mızrak deyip duruyorum, mızrakla balık tutulacakmış gibi, bir savaşa gidiyor halim var, millet gülüyor. Tatil işte ya, biri bana durmadan, kavga etmek yok, gerilmek yok, bak işte tatile çıkıyoruz bebeem her şey çok güzel olacak diyor.. Bende tabi tabi diyorum. Kaşa gidiyorum. Haydi hayırlısı. Elimde mızrağım..
Ben sünger avcısı
Scotch Bride'ım..

28 Şubat 2012 Salı

84. Akademi Ödülleri


“Birileri iyi bir şeyler yaptıysa bunu herkese söylemek gerek” dedi Octavia Spencer kırmızı halı konuşmasında, ki daha kendisi The Help filmindeki performansıyla En İyi Yrd. Kadın Oyuncu ödülünü alacağından en azından bizim bildiğimiz kadarıyla bihaberdi. Sinemaseverleri temelde ikiye ayıran Akademi ödülleri bir tarafa anlamsız, politik, klişe ve haksız gelirken; bir taraf ise inatla Akademiye inanmaya devam ediyor. Pazar gecesi Türkiye saatiyle sabaha karşı dağıtılan 84. Akademi Ödüllerini bu iki şekilde de değerlendirmek mümkün ve kanımca iki tarafında kendince haklı gerekçeleri var. Akademi üyelerinin şimdiye kadar dağıttıkları bütün Oscar heykelleriyle gerçekten yılın en iyi filmini vs. seçme gibi bir hüneri olup olmadığı da açıkçası umurumda değil. Ancak burada Spencer’a yalnızca bir noktada da olsa hak vermeden geçemeyeceğim şöyle ki, iyi bir iş yaptığınıza inandığınızda ne yazık ki bunun karşılığını veya hakkını bulması günümüz dünyasında bir peri masalına inanmak demektir. Kimileri bu peri masallarından payını alırken, büyük çoğunluk emeklerini, (sinema adına konuşmam gerekirse) şanslıyla neredeyse boş sinema salonlarında, kimileri ise gösterime bile giremeden yitiriyor. Yapılan hiçbir şeyin yitmediğine inanmak ise biraz optimistlikten ileri gidemiyor kanımca. O yüzden onlarca film festivalleri, yarışmalar, organizasyonlar arasında Akademinin de en azından değerli az çok eseri hak ettikleri noktaya taşıdığını ve sırf bu yüzden bile kale alınmaya değer olduğunu düşünmekteyim.
Kanımca bir hayli sönük geçen ödül töreninde Merly Streep’in üçüncü kere Oscar heykelciğine kavuşmasını ve kürsüde yaptığı konuşmada, “Bir daha buraya çıkamayacağımı biliyorum....” tarzında serzenişte bulunmasını hiç samimi bulmadım. Bu alacağı dördüncü ödülün şaşasını arttırmaktan başka bir amaç taşımıyor bence. Neredeyse bir erkek olduğuna inandığım Albert Nobbs’daki performansıyla Glenn Close’un ödülü almasını çok istemiştim. Belki başka sefere...
The Artist filmini izlememe kadar tüm sene boyunca izlediklerim arasında beni en çok etkileyen Cannes’da Altın Palmiyeyi alan The Tree Of Life filmi favorimdi.  En çok Sinematografi alanında başarı elde edeceğine inandığım T. Mallick eseri, sinematografi bir yana, ödül töreninden eli tamamen boş döndü. Ama şunu belirtmek isterim ki filmi daha izlemeden yalnızca fragmanıyla büyülendiğim onca görüntü benim kendi hayali perdemde olması gereken yerini aldı.
Daha sonra izlediğim The Artist ise, tahmin ettiğim üzere En iyi film, Yönetmen ve Erkek Oyuncu ödüllerinin sahibi oldu. Jean Dujardin gerçekten mimikleriyle izleyiciye neredeyse hasret olduğu bir performans sergilemişti. Ödülünü alırken sessiz sinemaya atıfta bulunarak sessiz kalacağını ummuş olsam da, Fransız coşkusu görülmeye değerdi.
En iyi Yrd. Erkek Oyuncu Ödülünü alan 82 yaşındaki Christopher Plummer, heykelciği öptükten sonra  “Benden yalnızca iki yaş büyüksün!” diye yaptığı gönderme ise içime dokundu. İşte burada Akademi ödülleri tekrardan benim gözümde değersizleşti. Henüz izleyemeyenler için Beginners’ı tez zamanda izlemelerini öneririm.
George Clooney’e bir vefa borçları var gibi dayanan Akademi Jurisinin Hawai tanıtımı niteliğindeki The Descandants’ın En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü almasının üzerinde durmayacağım bile ama henüz izleme fırsatım olmadığı W. Allen’ın Midnight In Paris En İyi Özgün Senaryo ödülünü aldı ve tahminimce iyi ki de aldı.
Gary Oldman’ın ilk defa adaylık kazanması onun oyunculuğunun değerini nasıl etkilemiyorsa unutmamak gerekir ki, akademiden hiç ödül alamamış ne dehalar geçti beyaz perdeden (Bkz. Alfred Hitchcock, Federico Fellini vs.)
En İyi Yabancı Film Ödülünü kazanan İran yapımı A Seperation, İran adına bir ilke imza attı. Filmin tartışmasız başarısı bir yana, Asghar Ferhadi’nin salonda yaptığı konuşma dikkate değerdi. “Ülkesinin bu politik kriz gündeminde dünya tarafından kültür aracılığıyla duyulmasını coşkuyla karşılayan Ferhadi, aldığı ödülü halkına ithaf etti. Ama akademi bunu ne kadar gerçekçi değerlendirdi bunu bilmiyorum. Çünkü gerçekten Diplomatik olarak İran ile ilişkilerini kesen İngiltere ve Amerika’nın, batının en prestijli sayılan Oscar heykelciğini bu sene İran’a vermesi, kafamda soru işaretleri oluşturmadı değil!
Sinematografi, Ses Montajı, Ses Miksajı, Görsel Efekt, Sanat Yönetmeni ödüllerini alan Hugo’yu izlerken gözlerimin dolmasına engel olamamıştım. Aya Seyahat’in resmini çizen robotun altına attığı imza George Melies’dan başkasına ait değildi. Sanki sözleşmiş gibi yarışa giren iki filmin de, The Artist ve Hugo, sinemanın doğuşunu hatırı sayılır bir dille tekrardan anmaları çok naifti. Ancak yine de The Artist’in Amerikan klişesinden kopamayıp mutlu sona bağlaması bir çok eleştiri alsa da, G. Melies’i tekrardan anmak bile sinemaseverler açısından hoş bir tecrübeydi.
Sonuç olarak bir başka Akademi Ödülleri yine iyisiyle kötüsüyle sona erdi. Ağızda bazı yerlerde tatlı bazıların da acı bir tat bıraksa da izlemesi keyifliydi.
Ödül töreninden küçük anekdotlar vermem gerekirse,
*Michelle Williams, hem Marilyn Monroe performansıyla hem şık kırmızı elbisesiyle göz alıcıydı. Ayrıca karakter üzerine çalışırken eve gelen postacıyı yarım bir Monroe taklidiyle karşılamış olmasına hiç şaşırmadım. Başarı biraz da insanın işini ne kadar ciddiye almasıyla ilgilidir.
*Jean Dujardin’in “Star değilim insanım” söylemi bir Avrupalı’nın gözünden Amerika’da ünlü olmaya karşı duruşu olarak değerlendirilebilir mi bilmiyorum, ama duyması güzeldi.
*Jessica Chastain’in son iki yılda on bir tane film yapmış olması, son dönemde oyunculuğuyla ne kadar yükselişe geçtiğinin bir göstergesi. Onun karşısında erkek performansı açısından kolaylıkla gösterebileceğim isim ise, Michael Fassbender’den başkası değil.
*Nick Nolte’nin kırmızı halıda kıpkırmızı suratı ve spikerin söylediklerini anlama zorluğu çekmesi biraz nahoştu.
*Penelope Kardeşleri takip edenler için yeni ve uzun vadeli bir marka yaratma planı içerisinde olduklarını hatırlatmak isterim, evet sinemayla pek bir ilgisi yok.
*En İyi Erkek Oyuncu dalında yarışan ve çok samimi arkadaş olan Clooney ve Pitt’in ikisinin de ödülü alamaması belki Pitt’in ifade ettiği gibi “Aslında rakibiz” gerçeğinin onları etkilemesini de önlemiş olduJ
*Billy Cristal’ın potporik sunumu, sessiz sinema sekansıyla başlattığı tören açılışı gerçekten eğlenceliydi

Ayrıca bir de benim için Christian Bale’in En İyi Yrd. Kadın Oyuncu ödülünü sunması, kendisinin hayranı olarak yüzümü gülümsetti ve O. Spencer’ın dediği gibi gerçekten de ne şanslıydı ki, salondaki en seksi adamın elinden ödülünü almış oldu.
Yine de Akademi Ödülleri işte, B. Cristal ne de güzel ifade etti, ne kadar eğlenceli olsa da, kimi zaman bozuk saat misali günde bir kere de olsa doğruyu vursa da, milyonerlerin birbirlerine altın heykel sunmaları dünyadaki ekonomik kriz gerçeğini unutturmaz. Bir kaç saatliğine eğlenmiş olduk, ben de bunun üstüne bir kaç satır karalamış oldum...
Unutmamak gerekir ki çoğu zaman gerçekten “Mutlu sonlar yalnızca filmlerde olur”
G. Meiles.....

19 Şubat 2012 Pazar

Ben?

Freud'a göre bilime tek bir şeyi ön kabulle başlamak yeterlidir. Başkalarını iyileştirmekten vazgeçmek! 'İnsanları olduğu gibi kabul etmek demektir' diyor. Çünkü dünya zaten dünya ve öyle kalacaktır. Sen üstünde ol veya olma. Fikir olarak asla benimseyemeyeceğim bu sözlerin yer yer hayatımı nasıl etkilediğini farkettim. Bugün. Yani anlaşılacağı üzere çok yakında. Evet ben daha çok Marksizme inananlardanım. Yani bana göre dünyayı anlayabilmek yeterli değildir, önemli olan onu değiştirebilmektir. İş böyle olunca tabii hayatta sert kayaya çarpma, dibe vurma, hayal kırıklığına uğrama, denemekten yorulma vb... yaşamak kaçınılmaz oluyor. Kaçınılmaz olan diğer şey ise insanların hayatlarına olduğu gibi dos doğru devam etmelerini hayretle izleme gerçeği. Bazen şu vücudumdan çıkıp bir kaç metre ilerleyip kendime uzaktan uzaktan bakmak istiyorum (işe insan ruhuna inanmakla da başlayabilirim tabii) acaba ben de mi öyle görünüyorum? Bana sorarsanız tabii mümkün değil. Peki böyle iyi miyim? Bana sorarsanız tabii yine mümkün değil, ama olurum bir şekilde. Herkes nasıl olabiliyorsa.
Bugün bir arkadaşım bana asla senin gibi olmak istemem dedi. Ne de iyi dedi, biliyorum. Ben de senin gibi olmak isterim diye cevap verdim, aslında az dedim. Çünkü benim söylediğim cümlenin ardında, hiçbir şeyi kafaya takmama, insanların hatalarını dert etmeme, ayrıntılara takılmama, az şey bekleme hatta hiçbir şey beklememe, üzülmeme (üzüldüğü iddia edilse de belirtmeme), geleceksiz olma-plansız olma(anı yaşa fasafisoları, sakın yanlış anlaşılmasın)-, aslında geleceksiz olmanın geçmişsiz olmak olduğunu bilmeme, gezelim dolaşalım yaşayalım ama pek birşeylere takılmayalım kafası işte, onlardan etrafta çok var, bu yazıyı okuyan herkes içinde bir tanesini bulabilir... gibi olma.
Ben gibi olmak gerçekten bok gibi birşey. (Genelde küfürlü konuşsam da küfürlü yazmamaya dikkat ederim ama daha iyi anlatan bir kaç kelime kullanmaktansa tek kelimeyle noktayı koymak istedim kusuruma bakmayın). Kimse ben gibi olmak istemez çünkü yüksek ihtimal bir gelecekte ya kalp krizinden ya ani beyin kanamasından öleceğim. Dertten kanser olup sürünme ihtimalim de var ama bedenim o kadar dayanamayabilir! Bir de yaşadığı anı zehir edip, mutsuzluğu büyüten, mutsuzluğa gömülen, karşısındakinden her zaman kendi gibi düşünmesini bekleme durumum var. Off sanki özeleştiri metni gibi oldu ama memnunum. Yanlış anlamayın bu bir mutluluk ifadesi değil. Ağaç yaşken eğilir lafazanlığı hiiiç değil. Memnunum çünkü birilerinin ne kadar gamsız olduğunu görmek için bana da ihtiyaç var. Bu iyilik ve kötülük değil, doğru yanlış, günah sevap falan.... Bu birşeyin antisini oluşturma durumu yalnızca. Unutmamak gerekiyor ki, onların yani sizin, yani çoğunluğun varlığı da biraz bana bağlı. Yoksa ne bu kadar gamsız ne bu kadar rahat ne bu kadar mutlu olabilirdiniz!

3 Şubat 2012 Cuma

Korku


Bir iki Freddy geri geldi, üç dört….Hoops bir korku filmi yapsak burada, şöyle en seksenlerden. Bir grup genç diyorum hani, bir karavan, bir benzinlik, bir ağzında sigara kir pas içinde amca; iki tarafı ağaçlıklı yol, gidersiniz gidersiniz bir türlü bitmez…Yolun sonunda belirsiz bir başka yol, topraktan, kestirme mi ne? Tam gaz ileri yola girersiniz, yine gidersiniz gidersiniz ve karşınızda bir kulübe, pöff ne fark eder kimler var içinde? Siz gençsiniz o kulübenin içine girersiniz! İlk sevişenler mi yoksa şişko dostunuz mu yoksa inek olanınız mı ölecek bilmezsiniz… Birinin uzaktan çığlığı duyulur “Hepimiz öleceğiz”. Teker teker ilk önce boğazınıza, karnınıza, omzunuza, aşil tendonunuza yediğiniz bıçak, ok, satır, hançer darbeleriyle sıra size gelinceye kadar zaten tahmin ettiğiniz gibi ölürsünüz. Dağılan kan gölü, dağlanan umudunuz ve bir cesur erkek ve kadın kalırsınız. Aslında tek başınıza. İki ihtimalli bir son düşünülür genelde ve ya birlikte ölürsünüz ya da yalnızca biriniz ölürsünüz.
 


SahnelerJ
Kör kuyu etrafında dönmek (evet Cem Yılmaz’danJ)
Balta girmemiş ormanda kamp kurmak
Muşambadan banyo perdesinin üstüne düşen bıçak gölgesi
Buğulu banyo dolabının camlı yüzü, katilin nefesi tam ensenizde
Üzerinde sis birikmiş bir göl, gecenin bir köründe
Arabının arka koltuğundaki katil, dikiz aynasını sakın düzeltme
Kazan dairesi, kazanın sıcaklığı, hasarlanmış borular..
Aslına bakarsan tüm ucubelerin hepsi tavan arasındaki tozların içinde
Kilitsiz kapılar, sürgüsüz camlardan bakılan katil aslında içeride tam arkanda dikilir
Giysi dolabında kurtuluşu aramak
En iyi ihtimal yatağın altına saklanmak veya
Üstüne yattığın yatağın altında saklanan katil
Cam kenarında oturan yaşlı ölü teyze
Uzun bacaklı yabani kapı komşunuz
Mazgalların arasındaki palyaço ve kırmızı balon
Banyodaki su gideri kan pompalar
En kötü rüyanız gerçek olur ve ölüm sizin peşinizde
Uzun çelik tırnaklar
Onun hayaleti intikam peşinde Kristal gölünde
Cadılar bayramı biçilmiş kaftan
Mısır tarlası ve korkuluk
Şeytanın çıkmazı
Ölülerin dönüşü
Kıyamet alametleri
Hastalıklı hastaneler
En sevdiğim vampirler
Tercih dışı ruhlar evi
Diğer favorim SAPIK katiller
Merdiven altındakiler
Hayvan mezarlığı
Yanarak ölenleri de var
Dev karıncalar, kuşlar, örümcekler de.....


.....

31 Ocak 2012 Salı

Bir Kazan Dairesi Hikayesi

Sarı kısa parlak peruk, ince boynunu daha da fazla ortaya çıkartıyordu. Neredeyse kulak hizasında, dalgalı peruğuyla ellilerden fırlamış bir Marilyn Monroe taklidiydi. Dudak kalemini biraz taşırmıştı ama bu kusur bile güzelliğini bozmuyordu. Kırmızı parlak ruju, nemli gözleri ve takma kirpikleriyle büyüleyici görünüyordu. Elindeki siyah saten eldiven dirseklerine kadar uzanıyor, siyah dar uzun elbisesi ile bir matem fotoğrafı çiziyordu.

Tek ayağını merdivenin ikinci basamağına dayayıp, ayakkabısının tokasını düzeltti. Kristal toka biraz bozulmuştu. En az senede bir kere giyindiği bu ayakkabıyı yatak odasında tuttuğu sandığın içinde saklıyordu.
"Peki ya elinizdeki mektuplar?" dedi ses
Gözlerindeki sahte kirpikleri kırpıştırarak, kafasını yukarı ta basamakların en üst katına doğru kaldırdı.
"Mektuplar?"
"Onlarla ne yapmayı düşünüyorsunuz bayan?"
Aslında daha karar vermemiş gibi davranması gerekiyordu. Bunun üstüne kendini biraz zorlayarak da olsa durumu bozmamaya karar verdi. Alt dudağını üst dudağına doğru kaldırdı, omuzları da aynı haraketle yukarı çıktı, daha da incelttiği ses tonuyla
"Bilmem ki" dedi
Ses ellilerinin ortasındaki bir kadına ait olmaktan çok, genç bir kıza aitti.
"İsterseniz bana okuyabilirsiniz" dedi kız
Çocuk görüntüsünde bir genç kız basamakların en üstünde oturuyordu, dizlerini birbirine kenetlemiş, bir yandan meraklı gözlerle aşağıda duran yabancı kadını izliyordu, bir yandan da tırnaklarını kemiriyordu. Üstünde dizlerine kadar uzanan mavi bir elbise vardı, altındaki bilekli çoraplar ise dantelliydi. Eski moda bir film sahnesiydi sanki.
Okul musamerisine hazırlanmış bir öğrenci edasında giyindirilmiş bu çocuk genç biraz bıkkın, biraz meraklı ama daha çok mütereddit bir şekilde oturuyordu. Her an gidecekmiş gibi, birşeylerden kaçacakmış gibi. Karşısında dikilen kadın ayak ucundan tepesine kadar süzdü onu, bir hata aradı, bir bozukluk, bir hastalık, kısık gözlerle sanki o ağır kirpikleri taşıyamıyormuş gibi bir süre hiç konuşmadan izledi. Sonra da basamaklardan birine bıraktığı mektupları koruma duygusuyla hızla geri aldı kucağına. Ona hiç cevap vermedi, sırtını dönüp ileri doğru bir kaç adım attı ki ayakkabısının tokası hala canını acıtıyordu ve rahat yürüyemiyordu, boğazının kuruduğunu hissetti.
"Ailenden gizli gizli sigara içmek için mi geldin buraya?"diye sordu. Hala yüzü ona dönük değildi. Merdivenlerden bir kaç metre uzaklaşmıştı sadece ve kalorifer kazanına doğru yaklaştıkça yüzüne çarpan sıcaklık artıyor, kulaklarındaki uğultu yükseliyor ve bunlara rağmen kazanın ön cephesindeki küçük pencereden yayılan ışık etrafı biraz daha iyi görmesini sağlıyordu.
"Sigara içmiyorum" aksi aksi cevap vermişti
"O zaman yakışıklı bir gençle mi buluşacaktın?"biraz duraksadı, sanki bu kadar soru sorması gerekip gerekmediğinden emin değilmiş gibi, yine dayanamadı, küçük dünyasını bozmak istemiyor, bir yandan da kendine hakim olamıyordu.
"Yaşın kaç senin?"
"On altı" cevap çok hızlı gelmişti. O daha çok bir sanane, bir omuz silkme, bir seni hiç alakadar etmez bekliyordu.
"Daha çok on iki, on üç gibi gösteriyorsun" dedi. Dilinin kemiği yoktu. Aynı annesinin kendisine yaptığı gibi, oldukça acımasızdı. O yaştaki bir genci kızdırmak için daha doğru bir söz bulamazdı. Kızın sinirli bakışlarını daha iyi görebilmek için ona doğru döndü, yüzünü hala çok net göremiyordu. O boyalı balçık kirpikleri de işini hiç kolaylaştırmıyordu doğrusu.
Kız oturduğu basamaklardan kalkıp merdivenin en alt katına kadar indi, neden böyle yaptığını merak etse de ona sormak istemiyordu, sonuç daha iyiydi, artık yüzünü daha iyi görüyordu. Kız da suskun suskun kendini izliyordu.
"Ailenle mi bu otelde kalıyorsunuz?"
Aslında bu sorusuna vereceği cevap hiç umrunda değildi. Bunu belli etmemeye de çalışmadı. Kızın yanıtını beklemeden
"Burası çok sıcak değil mi?" Farketmeden bir monolog kurmuştu.
Kız onu kafasıyla onayladı. Kadın ise bir öne bir arkaya yürümeye devam ediyordu.
"Hayır kalmıyoruz" dedi, o da aynı meraksız tonda devam etti
"Peki ya siz?"
"Yo hayır, kumarhanesi çok iyiymiş" bir kahkaha patlattı, "En azından bedava bir şeyler yemek içmek için" yüzünde hala anlamsız bir sırıtma vardı.
Omzunda asılı olan çantadan bir sigara çıkardı. Ateşi bulmak için biraz zorlandı ama sonunda başardı. Sigarasını derin derin içine çekti. Parlak dudaklarının arasından çıkan duman, kazan dairesinin karanlığına karışıyordu.
"Zaten ben bu otelde kalmıyorum" dedi ilgisizce, aslında daha çok ilgisiz görünmek için çabalayan bir hali vardı, göz ucuyla kızı süzüyordu. Acaba ondan daha fazla şey öğrenmeye çalışacak mıydı?
"Eşinizle mi?"
"Evet yıldönümümüzü kutluyoruz" Yine biraz duraksadı ve tüm yüzüne yayılan sahte gülümsemesiyle ki, böyle bile gülünce çok güzel görünüyordu
"Yirmi yedinci yılımız" dedi. Sesinde gurur, mutluluk ve dakikalar sonra ilk defa gerçek birşey vardı. Zorlukları aşmış olmanın, bir ilişkiyi yirmi yedi yıl ayakta tutmanın huzuru yayılmıştı tüm çehresine. Gözlerini kapattı, birşey beklermişcesine tekrar etti, sanki sesi duvarlara çarpıp yankılanacakmış gibi
"Yirmi yedi yıl" dedi.
Kız oturduğu en alt basamağın bir kat üstüne çıktı, ayaklarını dümdüz önüne doğru uzattı. Bir üst basamağa dirsekleriyle yaslandı, belli ki iyi bir pozisyon almak istiyordu. Uzun saçları basamaklara değip  kirleniyordu.
"Saçların" dedi kadın. Bu sefer kız onu umursamadı.
"Mutlu musunuz?" diye sordu
"Hem de çok" biraz korkarak titreyen sesiyle devam etti "Hayatta hiçbir şey seni bırakmaz merak etme" sigarasından bir nefes daha aldı
"İşte bu yüzden endişelenerek yaşamaya değmez. Değerli olan şeyler zaten hak ettikleri yerdedir" sigarasından bir nefes daha çekti
"Demek istediğim, ancak sen bıraktığında geride kalırlar" dedi. Parmakları ateşi hissedene kadar sigarasını körükledi sonra da zarif bir hareketle izmariti yere bıraktı. Yine ayağı acımıştı.
"Ah şu ayakkabı" söylendi
Tekrar mektuba baktı, zarfı açıktı, kimbilir kaç kere okunmuştu, kimbilir kaç kere....
Kazan dairesi çok sıcaktı, havasızlık ve yoğun toz belli bir süre sonra nefes almalarını zorlaştırıyordu.
"Okuyacak mısınız?"
Açık olan zarfın içindeki mektubu çıkardı. Buruş buruş kağıt parçasını göğsüne yaslayarak düzeltemeye çalıştı. Çok da başarılı olamadı ama yüzü gülüyordu.
"Hadi biraz yana kay" dedi kadın. Kız oturduğu yerde toparlandı. Dizlerini yine kendine doğru çekti, üst basamağa değen saçlarını toparlayıp omzunun üstünden önüne doğru çekti. Kadın ona doğru yaklaşıp yanına çökmüştü bile.
Açık olan mektubu dizlerinin üstünde tutuyordu, gözünden akan bir damla yaş yanağından çenesine süzüldü, kim bilir kaçıncı defa mektubun üstüne düştü.
Sözcükler mırıltı halinde çıkıyordu dudaklarının arasından, hiçbir şey anlaşılmıyordu ama kız da sanki mektubun söyleyeceği her kelimeyi biliyormuş gibiydi. Derin bir nefes aldı kız.
Kadın sustu, tedirgin bir bakış attı kıza ve içinden "İyi misin?" diye sormak geçiyordu, sormadı. Eliyle omzuna dokundu, bu kadar anlaması için yeterliydi. İyiydi o.
Biraz sonra aynı ciddiyetle mektubuna geri döndü, bir arka sayfaya geçmişti ve yine yalnızca mırıldanıyordu. Satır sonlarındaki kelimeler sanki kızın dudaklarından dökülüyordu. Son satırları birlikte okudular , okudular ve sonra sustular.
Kadın ani bir hareketle ayağa fırladı
"Hepsi bu kadar" dedi
Kafasını yukarı kaldırdı, sanki nefes almak için bir boşluk arıyordu.
"Ben asla onu bırakmayacaktım" dedi, sesi titriyordu
"Asla ondan vazgeçmedim" diye üsteliyordu
"Tam olarak neredeydi?" Aslında kendi kendine soruyordu, sanki birşeyleri hatırlamaya çalışır gibi bir yandan da etrafına bakınıyordu.
"KAHRETSİN" sesi yükselmişti, sesi tüm  duvarlarda çınladı. Kız artık ona korkan gözlerle bakıyordu. Gözlerindeki birşey ona yalvarıyordu ama kadın aynı kararlılıkla
"Henüz değil" dedi, sesi hala kızgındı.
"Hatırlamıyorum, hatırlayamıyorum, neredeydi? Yardım et bana" bir krizin eşiğinde gibi öne arkaya savruluyor, yerlere kadar eğiliyor sonra tekrar dikleşiyordu. Kız oturduğu yerden kalktı. Ne de olsa bu kısa ve tekrarlanan hafıza kayıplarına alışıktı. Kendinden emin adımlarla yürüdü. Kadın onu arkasından izliyordu.
Bir malzeme çantası duvar dibine bırakılmıştı. Çantanın tam önünden sola döndüler. İsli, karanlık duvarlar yürümesini engellemiyordu, dar bir koridoru andıran bölüme geldiler. Arkası dönük dikildi. Kadın hala onu izliyordu. Eliyle işaret etti.
"İşte burası" dedi. Arkasındaki kadın dizlerinin üstüne çökmüştü bile.
"Canım acıyor" diye inliyordu.
"Biliyorum" dedi kız, "Hadi artık" dedi
Kadın yine çantasına tıktığı mektubu çıkardı, diğer elinde de bir çakmak vardı. Onun orada yere düşüp öldüğünü hatırlıyordu. Hatırlamaktan nefret ediyordu. O halde onu oraya getirmemesi mi gerekiyordu? Bu kabusla daha uzun yaşayamazdı. Bir geleneği yerine getirir gibi onu ilk tanıştıkları (sigara kaçamağı için indikleri otelin kazan dairesinde tanışmışlardı) bu yere o haldeyken bile bile getirmemeliydi. Yüreğine bir bıçağın saplandığını hissetti. Kağıdı ucundan tutuşturdu, alevler eline değene kadar dayandı, en sonunda yanan kağıdı yere bıraktı. Tüm mektup kül olmuştu.
"Ben ondan vazgeçmemiştim"
"Ama o hastaydı" dedi kız
"Babam hastaydı anne"
"Öyle miydi gerçekten?"
Annesini kaldırmak için elini uzattı. Elleri sıcacıktı. İkisinin de kafası allak bullak, binbir anı birbirine girmiş, acı ve hüzün birbirine karışmış merdivenlere doğru yürüdüler. Daha fazla söylenecek birşey kalmamıştı ve o kazan dairesinin çelikten kapısı bir yıl sonra aynı gün açılmak üzere tekrar kapanmıştı...

22 Ocak 2012 Pazar

The Artist, Bir Yönetmen Filmi Kesinlikle

Altın Küre'nin üstüne kısa bir not olarak geçmek istiyordum, vazgeçtim. Daha sonra onlarca sayfa yazmak istedim, vazgeçtim. Sessiz filme olan özlem değil bu, yok yok imkansız.. Başka bir şey vardı, sinemaya ait daha gerçek birşey, sessizliğin mimiklerinden, müziklerinden, bakışlarından mı kaynaklanıyor? Mümkün değil hayır, filmin içinde başka bir filme kayıyorum. Bir sahneyle açılan film başka bir sahneyle sonlanıyor, sessizlikle başlayan film, zaman akışına uygun sesle bitiyor, iniyor perde...Etkilenmenin ötesindeyim. Jean Dujardin'in oyunculuğu şahane, Berenice Bejo keza öyle, dansları, el hareketleri, göz kırpışları... James Cromwell'in sadakati, üstüne bir de keşke köpek konuşabilse! George Valentin elinde kalan son film makarasına sarılır, yeni yetme bir oyuncunun kulağına fısıldar, 'fark yaratmak zorundasın'... Dudağın kenarına çizilen bir ben, eskiye olan tutum, ihanet, gurur ve düşüş....Bir silah sahnesi, bir araba kazası....Belki yeni bir umut...
2011 için en iyileri seçmem gerekirse diye not almıştım daha önceki yazımda, zaten üstüne basa basa söylemiştim, iki üç filmin adını tekar edip durmuştum. Vazgeçtim. Bir Akademi ödülünün sahibini ben seçtim. The Artist, izlediklerimin en iyisi, tüm abartmalardan uzak, gerçekten film tadında, siyah beyaz, sessiz...Boşlukları doldurmak biraz da size kalıyor.