16 Ekim 2012 Salı

Anlayana sivrisinek saz..

Ahmet Tan'ın Satır Arası'ndan;
İktidar açıklıyor: Eylül ayında işşizlik azalmış
Cumhuriyet okuru bir fırın sahibi anlatıyor,
"Çöpten kağıt toplayan bir gence rastladım, yeme içmen, yatacak yerin bana ait. Asgari ücretle başla. Duruma göre zam da yaparım dedim. Durakladı."
"Sigorta var mı"
"Elbette var, sigortasız olur mu?"
Bu kez boynunu büktü:g
"Abi sigorta yapmazsan çalışırım"
"Oğlum sen deli misin, hem yasak, hem de başına bir iş gelirse.."
"Abi yığınla kredi kartı borcum var. Sigorta yaparsan TC kimlikten bulurlar"
*Aynı gün Hürriyet'in haberi: 6.5 milyon kart nakde kapatıldı!

Bilmem anlatabildim mi, zenginleşen, kültürleşen, yüksek medeniyet seviyelerine varan, iş sahibi, meslek erbabı, ahlaklı milletim, bu hikayeden kaç ders çıkar, bilmem anlatabildim mi?

15 Ekim 2012 Pazartesi

Altın Bortakal

49.Altın Portakal Film Festivali tam bir hayal kırıklığıydı.
Ve Evet Hülya Avşar'ın her hangi bir şekilde o juri başkanlığı yapma ihtimali bile benim içimi burkmuştu.
Okuyanlar bana kızabilir, ama ben birinin iyi oyuncu olmasının (ki tartışılır) juri başkanı olmasına denk olmadığını düşünüyorum. Vizyonu geniş, dünya sinemasını takip eden, tanıyan ve sinema sanatına gönül vermiş birinin (illahi ki bu sanatın içinden yetişmiş olmasına tabii ki gerek yok), deneyimli ama en önemlisi gerçekten sinema gözü gelişmiş birinin, film okumayı bilen birinin bu başkanlığı yapması gerektiğini düşünmekteydim. Olmadı.
Zaten başlangıcına yakışır bir sonla da bitti.
Biz elimizi değdirdğimiz her şeyi kirleten biz, bir kaç yılda kazanılan prestiji tabii ki tek bir spekülatif haberle silmeyeceğiz ama hoş bir itibar bırakmadığı kesin.
Festivalle ilgili tek bir şek söyleyeceğim: Altınportakal.org.tr.'de, tüm ödülleri neden verdiklerini iki üç cümle ile açıklarken, oyuncu ödülleriyle ilgili kullandıkları kelime: 'Ustalık' olmuş. Ben de okurken güldüm..
Ve anladım ki zamanın hastalığına yenik düşmüş bir festival daha geçti. Peki bana ve ben gibilere değer mi?
Hayır.
Sinemayı sevmek için festivallere, ödül törenlerine ihtiyacımız yok tabii ki. Bu motivasyonu onlar yani gerçek sinemacılar, yarattığı şeylerin temelinden alırlar, biz de(takipçileri) yalnızca onların, sinema emekçilerinin, ustalırın peşinden sürükleniriz, bu bize yeter.

14 Ekim 2012 Pazar

Amerikan Sinemasından Son Dönem

Moonrise Kingdom (2012)
Wes Anderson
Amerika Yapımı, İngilizce.
Roman Coppola, senarist koltuğunda

Birini en çıkarsız, saf ve plansız ne zaman seversin?
On iki yaşında iki çocuğun aşkını anlatıyor film. En absurd haliyle aşkın en temel anına dönüyor. Kaybedecek bir şeyi olmayan iki çocuğun, her şeye rağmen bir araya gelme mücadalesi. Aşk en güzel renklerle ve müzikle nasıl anlatılabilirse.
Biri izci, birinin sihiri hep boynunda taşıdığı dürbününde gizli.
Naif bir aşk filmi.


Carnage (2011) Roman Polanski
Amerikan Yapımı, İngilizce.
İki çocuğun okulda yaptıkları kavganın akabinde, ailelerin bir araya geliş öyküsü. Yalnızca bir gün içinde geçen hikayede, çocuklarına nasıl olgunca bu konuyu aşmaları gerektiğini öğretme taraftarı olan ebeveynlerin, kabusa dönen hikayesi. Gerçekte kim suçlu? Bilen kimse yok. Orta ve Yüksek sınıfa ait olan iki farklı ailenin söz konusu kendi çocukları olunca şaşan ahlaki duruşları, olayı değerlendirirken ait oldukları sınıfa özgü tepkileri, her şeyden bağımsız kendi dertleriyle yüzleşmeleri gerçekten izleyini çileden çıkartır cinsten. Filmde o enerjiyi ve gerginliği hiç eksiltmeden ayakta tutmayı başaran yönetmene sempati beslemesem de, rahatlıkla iyi bir iş çıkarttığını söyleyebilirim. Tek mekanda geçen film kesinlikle izlenmesi ve ders çıkartılması gereken örneklerinden.
*Christoph Waltz ve Kate Winslet yüksek sınıfa ait, kendi yaşamlarından başka her şeyi unutmuş, birbirleriyle bile diyologu kalmamış bir çift; John Reilly ve Jodie Foster ise muhafazaker, kuralcı bir çifti canlandırıyor.

12 Ekim 2012 Cuma

TEQUILA

33 yaşına gelmiş ve aylardır tekila içmemiş
içi geçmiş diye arkadaşlarının durmadan dalga geçtiği ve belki gerçekten içi geçmiş,
yeni işe başlamış olmanın verdiği ağırlığı üzerinden yavaş yavaş atan ve yedi yıl ingilizlerle çalışmanın üstüne
almanlarla çalışmaya başlayan, onlara benzemekten korkan, yaşamın bile hesabını yapmaya başlayan ve erteleyen evet, her şeyi erteleyen ve en başa dönersem eğer, yaşlanan ve yaşlanmaktan olmasa da ölmekten korkan ben bugün tekila içeceğim.
Ahahaha siz de felsefi birşeyler diyeceğimi mi sandınız yoksa.
Hayır hiç sanmam. Aylar sonra. Belki bir yıl olmuştur tam emin değilim. Ama bu gece bir elimde bira, diğer elimde tekila olacak bea.
Cuma'nın kısa ömrüne ve güzelliğini yakışır bir şekilde, çok zaman sonra az rakıya mola vereceğim.
İçim geçmiş gibi mi hissediyormuşum ne?
Şimdi rakıcılar bana kızmasınlar, ama şöyle kadıköy'de salaş bir bara gidip, kesinlikle bara oturacağım. Yanıma sevdiğimden kız arkadaşlarımı alacağım ve işte kafa başı tekila söyleyeceğim. Hatta bana başlangıç için iki:) yakışır.
Tak tak şat bardaklarını önümdeki tezgaha vuracağım. Alt kattan gelen canlı müzik sesi.
Barlarda sigara içme yasağına karşı değilim ama bugün süpper olurdu gibime geliyor. Neyse..
Biraz eskiye döneceğim.
zamanında birileriyle bara oturup 10 tekila söylediğimiz ve bir ucundan benim bir ucundan onun içmeye başlayıp, on dakikada falan beşer tekila içtiğimiz, bir saatte sarhoş olduğumuz ve sokaklarda saçma sapan şarkılar söylediğimiz günlere döneceğim...
Çok mu salladım ne?
Bir kaç tekila, bir kaç bira içip eve kös kös de dönedebilirim ya!
Bakalım, herkese iyi haftasonları bare..

11 Ekim 2012 Perşembe

Fırat'ın Yazgısı was better:)

Ee sevgilinin istediği gibi aksiyon olsun, yok içinde gerilim olmasın, yok işte sıkılmayalım, ağır ilerlemesin, yok İstanbul'da var, yok eğlenceli olsun, yok işte şindlerin listesindeki adam da oynuyor, yok Hollywood yapımı falan derken gide gide neye gittik?
Takip: İstanbul (Taken2)
 O bu kelimeyi kullanmama kızar ama ben altını çize çize kullanacağım "Dandiklerin kralı bir film"e gittik!
Mercedes marka arabaların taksi olduğu, polis arabalarının Murat'tan bozma olduğu bir İstanbul. Film İstanbul'da da geçmiyor bu arada, film İstanbul'da geçiyor. Tabii ki Kapalı Çarşı. ONLAR, dışarıdan baktıklarında burdan bir tek Kapalı Çarşı görünüyor da ondan. Gocunmayalım yani.
Tabii geleceği gören bir İstanbul. Ben de dedim ki yapımcıların, yönetmenin politik bir öngörüsü var herhalde! Her yerden kara çarşaflı kadınlar fırlıyor, İstanbul'un üstünde bir ezan sesi. Oryantal-Arap ezgileri. Adeta yakın bir gelecek fotoğrafı.
 Ama kedini kandırdın hani, yine de katlanılır gibi mi HAYIR. Aynı mekanda ikinci sahneyi çekerken üşenip arkada çalan fon müziğini bile değiştirmemişler. Ve replikler bile öylesine yavan.
Sanki çoğunu ezbelemeye üşenmişler veya kimsenin ana dili değil gibi, her kelime tane tane, önündeki geri zekalıya bir şey anlatırmışcasına, kusma hissi.
Oyunculukları ise içini kurutur cinsten, hele dövüş sahneleri, bıçak çekmeler, yok duvara yaslamalar, gözlerini kısası geliyor izleyenin.
Bi de sanki her an birileri bir yerlerden çıkıp zılgıt çekecekmiş hissi, tüm o kadınlar öyle bir bakıyor veya adamlar. Fırat'ınYazgısı!
İmdb'den 7'nin üstünde puan almış. Şaştım. Bizim iktidardakilerin pek mi bi hoşuna gitti?
İhtimal.
Ne de olsa, nitelik, nicelik sıfır. Basmış herhal dedim, hani bizim %50:))
Neyse benden size ön uyarı, yapılmayacaklar başında gelsin
Hem Taken'ın, hem İstanbul'un üstüne bir çizik atın.
Şimdi düşündüğümde bile yüzüm buruş buruş oluyor. Damların üstünde kovalamaca, yok oraya buraya el bombaları falan, kimsenin sesi çıkmıyor.
Heh bu çatı da boş, hadi bi de şuraya, Bayrağa bak tersten git yok doğu orası, tamam işte bacadan at sen o tabancayı... Derken heba olan iki saat.
Ağlayasım var valla sakın gitmeyin.
Daha çok ton balıklı sandviç, iki tane patlamış mısır, bir çikolata, iki kola ve sevgilinin üstüne uzattığım bacaklarım falan kalsın aklımda. Gerisi heba:)

7 Ekim 2012 Pazar

Avrupa Sinemasından Önerilerim (+18)

Michael (2011)
Markus Schleinzer'in ilk filmi, Avusturya yapımı. Almanca.
35 yaşlarında bir pedofilin hikayesi. 10 Yaşındaki Wolfgang'i evinin mahsenini kapatıyor. Hayatlarından bir kaç aylık kesiti sunan film her saniye izleyeni biraz daha rahatsız ediyor. Michael'in her şeyi normalleştiren hastalığı, Wolfgang'in çaresizce içinde bulunduğu durumu kabullenmiş olması. Tecavüz bile o kadar normal ki. Bir sahnede porno izledikten sonra Michael gördüğü sahneyi tekrarlamaya karar verir ve yemek masasında ayağa kalkar, bir eline bıçağı alır ve penisini dışarı çıkarır, önünde yemek yemekte olan Wolfgang'e  sorar "Hangisini sokayım söyle".
Wolfgang "Bıçak" der ve yemeğe devam eder..
Michael, bir an geliyor çocuksu bir arkadaş, bazen düşkün bir baba, bazen öfkeli bir yabancıya ama ağırlıklı olarak sevgiye aç bir partnere dönüşüyor film boyunca. Sapkın aşkından bir dünya yaratmış Michael'in öyküsü izleyebilenlere...
Yolda karşılaştıkları kedisini kaybetmiş yaşlı bir kadının kızı, elinde kayıp kedisinin bulunduğu resmi Michael'e veriyor ve ekliyor "Anneme sorsan bir çocuğun ölümünden bile kötü bir olay" diye.

Altın palmiye adaylığı olan film, Michael'i oynayan Michael Fuith'e de Dublin Film Festival'nde en iyi oyuncu ödülü kazandırmış durumda.




Hodejegerne (2011)

Morten Tyldum filmi, Norveç yapımı. Noverççe ve Danca.

Orta yaş bunalımına girmiş gibi görünen Roger Brown'ın en belirgin özelliği boyunun 1,68 olması. Bu yüzden de hayatta başarılı olmak için diğer erkeklere göre daha çok efor sarf etmesi gerektiğine inanıyor. İşe alım uzmanı olarak çalıştığı şirket ise tamamen paravan, çünkü Roger aslen tarihi eser kaçakçılığı yapıyor. Peki boyu neredeyse 1,80'e yakın olan karısını, yalnızca 3 aylık kirasını ödeyebildiği malikanesini elinde tutmanın bir yolu var mı? 
Class Greve hayatına girince her şey tepe taklak olacak gibi görünüyor. Yüzlerce milyon dolarlık olabilecek Rubens resmini Greve'in evinden çalabilecek mi? Peki ya Greve o çok istediği CEO'luk işini alabilecek mi? Yoksa her şey bir kurmaca olabilir mi? İzlemek lazım.





6 Ekim 2012 Cumartesi

Yeni Dönem Televizyon Serileri:

The Last Resort (8.3),
Emir dışına çıkan bir Amerikan donanmasının başına gelenler üzerine. Gelen emri sorguladığı için 1,5 milyon insanın yaşadığı Pakistan'ı vurmakta tereddüt eden kaptan ve tayfasının hikayesi.
Hawai yakınlarındaki bir bölgede konuşlanan Amerikan donanmanın artık tek düşmanı Amerika'nın kendisidir ve neyse ki onlara bir süre için de olsa özgürlüklerini verecek 17 tane nükleer başlıklı füzeleri var. Biraz ironik görünüyor değil mi? Yeni yerlerinde hayatta kalma mücadelesinin vermenin dışında, anakara da ikiye bölünmüş durumda. Yanlış insanları öldürdük diye sayıklayan askerlerin gerçeklerini merak etmemek de mümkün değil? Büyük oyunun arkasındaki sır gerçekten merak uyandırıcı.
Bence oynayan ilk iki bölümün aksiyon dozajı gayet yerindeydi. Dizin süprizi O.C'den çok konuşan Autumn Reeser (Taylor) ve tabii ki Scott Speenman.
(2 bölüm oynadı)

666 Park Avenue (7.2), 
Lost'tan tanıyacağımız Lock, başrollerde gibi görünüyor. American Horror Stroy gibi bu yeni seride de, yine korku öğelerinden çok gerilim ağır olacak gibi. Gavin Doran (bizim Lock) NewYork'da bir residans sahibi ve burada kimin oturacağına kendisi ve eşi birlikte karar veriyorlar. Genelde zaafları olan insanları seçmesinin altında tabii ki çıkarları doğrultusunda yatan başka birşey var. Gavin Doran bu zayıf insanlarla onların istedikleri şeyi(en büyük hayallerini) gerçekleştirmek karşılığında bir anlaşma yapıyor. Ruhları üzerine... Doğru duydunuz ruhları üzerine..
Ve bu residansa küçük bir yerden gelmiş yeni çiftimiz tanışınıyor, çok dürüst ve güçlü gibi görünün bu çiftin görevi ise residansın yöneticiliği. Mimarlık geçmişinden gelen Jane Van Veen acaba binanın gizemli sırrını çözebilecek mi?
(Tek bölüm oynadı)

Revolution (6.6), 
Hayal edin sene 2011 olsun, tam hatırlamıyorum ama veya o civarda. Veya hayal edin işte yakın dönemde tüm elektriğin yok olduğunu. Sizi nasıl bir gelecek bekliyor dersiniz. Elektirğin yok olması elektrikle çalışan her şeyin elinizden alınması anlamına gelmiyor yanlızca. Çünkü tüm otoritenizi ve gücünüzü, ülkenizi ve savunmanızı daha doğrusu geleceğinizi bunun üstüne bağlamış olabilir misiniz?
(3 bölüm oynadı)









Elementary (6.6),

Çağdaş Sherlock Holmes hikayesi.
Robert Downey J.'dan sonra başka birini izlemek gerçekten zor. Hele bizim John Watson'ın Joan Watson'a dönüştüğünü düşünürseniz. Joan ise tamamen Lucy Liu.
Madde bağımlısı Sherlock'u iyileştirmesi için 6 haftalık süreyle onun yanıda kalması için tutulan eski cerrah Joan ve Sherlock'un yeni maceraları. Tabii ki en başlarda takışan ikili kendilerini yeni cinayetlerin ortasında bulacaklar. Sherlock Holmes olarak Johnny Lee Miller.
(Tek bölüm oynadı)