17 Şubat 2014 Pazartesi

küçük bir öngörü: azimle duvarı delmek; Leo

Haftanın filmi; The Wolf of Wall Street.
Martin Scorsese ve başrollerde Leonardo DiCaprio.

1974 doğrumlu başarılı oyuncunun 5. Oscar adaylığı.

Biz biliyoruz ki, 1993  yapımı What's Eating Gilbert Grape filmindeki ilk adaylığında özürlü Arnie Grape 'e hayat veren Leonardo, çok başarılı bir oyuncu olacağının erken sinyallerini vermişti bile. Ve bu adaylık ile Oscar ödülüne aday göseterilen en genç 7. kişi olmuştu. Bundan sonraki yıllarda, yine bir çok başarılı filme imza atan Leanordo'nun bu mutlu hikayesi sanırım James Cameron'lı Titanic'e kadar devam etti. Hollywood'un acımasız yaftalamasından kendince payını alan Leo da bundan sonraki bir kaç senelerini tüm çabalarına rağmen, temiz yüzlü, mavi gözlü, bebek ifadeli 'sarışın' erkeği olarak geçirecekti. 11 dalda oscar ödülü kazanan Titanic filminde adaylık bile alamayan Leonardo'nun belki de gerçek manada bu uğursuzluğu kırması Catch Me If You Can (2002)'ye ve onikiden vurması ise The Departed (2006) a denk gelmişti.
Sanırım belki de bu yüzden Martin Scorsese'nin hayatı üzerindeki etkisi tartışılmaz derecede büyüktü. The Departed ile birlikte önüne geçilemez bir yükselişe geçen filmografisinde yıllar sonra hala isminden söz ettireceği,
Blood Diamond
Revolutionary Road
Shutter Island
Inception
J. Edgar
Kısacık rolüyle Tarantino'lu Django Unchained
Fitzgerald'a saygı niteliğinde Baz Luhrmann'lı The Great Gatsby
Ve tabii ki son olarak 5. adaylığını sonunda ödüle dönüştürebileceği Scorsese'li The Wolf of Wall Street

Toplam 31 tane indevelopment'ıyla sanırım dünyanın en çok aranan ve rağbet gören oyuncusuna dönüşmek, böyle bir süreci gerektiriyor.
Zamanın jönlerinin bu başarıları ve fırsatları hiç iyi bir şekilde kullanamayıp, zaman karşısında kaybolmuşluklarını çok iyi biliriz. Çocukluğumuzda duvarlarımızın resimleriyle süslü olduğu ve en çok isimlerini duyduğumuz o aktörler, aktristler ortadan çok acıklı biçimlerde kayboldular. Şimdi yalnızca çocukluğumuzun taze bir hatırası gibi isimlerini andığımız o listenin içine eklenmemesine, kendini o bebeto yaftası içinde kaybetmemesine ve çıtayı her defasında biraz daha yükselteme azmine hayran olmamak tabii ki mümkün değil.

O yüzden çoktan beridir onun da aynı şekilde içine dert olduğunu tahmin ettiğim Akademi Ödülü gerçekte varolan göz doldurucu yeteneğine birşey katmayacak, ama belki de küçük bir ego tatmini veya benimde var sonunda rahatlığıyla kaldığı yerden çıtasını yükseltmeye devam edecek, işte buna eminim.

Şimdiden 02-03-2014 tarihinde alacağı Akademi Ödülü için kendisini tebrik ederim :)

Nominees:
Christian Bale for American Hustle (2013)
Bruce Dern for Nebraska (2013)
Matthew McConaughey for Dallas Buyers Club (2013)

Evet doğru, sevgilim Christian Bale yine aday. American Hustle hem film olarak, hem de Bale'in oyunculuğu olarak on numara bir film.
Aynı şekilde Dallas Buyers Club'da Matthew McConaughey'in uyuşturucu bağımlısı yitik karakteri de bir o kadar şenlendirici.
Ancak bu 5 performans içinde, açık ara öne çıkan kişi DiCaprio'dan başkası değil. Tüm film onun karakteri üzerine kurulu, ve insanın aklına Terence Winter (senarist) sanki bu film hikayesini onun üzerine yazmış gibi bir izlenim getiriyor. Sanki ilk önce Leonardo vardı da, elbiseyi direkt üzerine dikmişler gibi.
Elinizi çabuk tutun, güzel bir performans sizi bekliyor..

13 Şubat 2014 Perşembe

13 şubat, arife

'La' diye başlaşam, tamamen bir angara şivesi, hem istediğim vurgu da olmuyor!

Lan' diye başlaşam, vurgusu tam, ama az ayıp olur mu diye düşünmüyorum değil.

Kasımpaşadan dönüyorum, devam ediyorum şu an, affınıza sığınarak.

Lan, herkes bazı konularda mütehassıs, bazılarında vasat, bazılarının yanından bile geçmiyor.
Ama bir konuda sahabe veya ashab. Ve tabii ki bunlar çoğu zaman biraz muallak, çoğu zaman biraz dikte bazen de öylesine iplemiyor gibi  vs.
Bazen yalnızca taklit ederiz. Bazen yalnızca hayal ettiğimizi gerçek ilan ederiz, bazen de boş verip kanaat ederiz.

En çok özgür olmakla ilgili hassasiyetlerimiz var. En çok özgür olmak nedir, diye sormuş feylesoflar. Kimse hemfikir değil.
Uçurtmayı özgürlükle bağdaştırmamız da ondandır. Ne istiyorsun? Başkasının eline tutuşturduğu uçurtmayı uçurmaya çalışıp, becerememek mi, yoksa uçurtmayı uçuranları izlemek mi, yoksa uçurmayı öğrenmek mi olduğuna karar vermemiz gerekir. Bunun karşılığı bir başıboşluk, klasik anlamda bir özgürlük algısı değil. Ne yazık ki..

Onu düşürmemekle sorumlusun. İpini ne kadar gergin tutacağını, ne kadar boş bırakacağını, ne kadar hızlı adım atacağını bilmek zorundasın. Bunun anlayacağınız dildeki karşılığı da, sorumluluk. Ne yazık ki..

Muhtevası boşalmış bir yaşam, üç beş cümleyle sınırlanmış diyaloglar, ezberlenmiş otomatik davranışlar, hangi filme gideceğimizi bile etrafımızın seçtiği, çünkü uyum sağlamak gibi bir kaygımızın olduğu, hangi rengi hangi renk pantolonla eşleştireceğimizin 'bilirkişiler' tarafından söylendiği, eşlik etmek, teşrif etmekle ilgili kaygıların yükseldiği, beğenilme çağındayız. Beğenilme çağında ise hayatına birini alma, hayatını onla paylaşma değil, yakışanı taşıma çağındayız. Ne çirkin.

Sonra matematiksel hesaplara geçilir. Kısaslara.
Sonra hayalleriniz ufalır da ufalır. Yok olana kadar anlamazsınız. Gidemediğiniz yerleri, suya düşen planlarınızı tekrar edersiniz, bir tekerrürün içinde yitine kadar.

Herkes gibi olması gerekir yaşamınızın. Herkes gibi davranmalısınız. Oraları ziyaret etmelisiniz, şuralarda yemek yemeli, bıçağı sağ elinizde tutmalısınız, peçete ise hep dizinizde durmalı. Sanki bir martı havalanıp her an kucağınıza... gibi bir durum.
Sonra sırayla birbirinizi arayacaksınız, sürpriz mesajları anlamayacaksınız. Mesela biri size 'kaç' diye sorduğunda, saati söyleceksiniz. Veya ne zaman eve döneceğinizi. Halbuki o kendince bir dil yaratmış olamaz di mi, 'beni ne kadar seviyorsun' gibi. Cevabını bilmediğin bir soru da değerli değildir.

Bazen sokağın ortasında öpüşmek isteyebilirsin. Bazen oturduğun masada dizini kendine doğru çekmek. Bazen yürüyen merdivenlerde ona sarılmak. Yolun ortasında öylesine durup abuk subuk hareketler yapmak. Bazen kimsenin duymadığı sevmeyeceği bir filme gidebilirsin. Bazen o derece salaş bir balıkçıda oturabilirsin veya bir öğle yemeğini bir simitle geçiştirebilirsin. Veya hiç konuşmadan yanında uzanmasına izin verirsin. Ame temas halindesindir. Ayağın ayağına değer, veya elin elinin hemen yanındadır. Bazen onun nefes alışını dinlersin ve kendini iyi hissedersin. Bazen kucağında bir kitap okumayı hayal edersin ama ona sarılmak istersin. Bazen o sana bakmazken onu izlersin ve gülümsersin. Bazen tüm saçmalıklarına dayanamayacağını sanırsın ama yine de bir bakarsın ki tahammül etmişsin. Bazen onun senle vakit geçirmemesi kesinlikle bir güven sorunu değildir. Bazen senle vakit geçirmemesi yalnızca vakit geçirmemesidir. Onu özlediğin için kızarsın. Bazen yalnızca onu göremediğin için onu artık sevmediğini hatta ondan nefret ettiğini söylersin, kavga çıkarırsın. Sonra da bunu belki yıllarca açıklayamazsın. Bazen bir masal olsun, bir gerçek olsun, öylesine romantik bir insansındır ki, hayallere dalarsın. Senin için bazı kavramların hepsinin birleştiği bir yer olur. Benim için bir cümle gereklidir dersin. Onun yanında ölmek ister misin? O mudur gerçek olan hani..
Kaybolmak istemezsin. Zaten kaybettiğin dolu şeyin yanında bu duyguyu sıradanlaştırmak istemezsin. Zamanı harcamak ne kadar acıklıdır bilirsin. Zamanı yaşamak istersin. Yoksa zaten öleceksin. Herkes gibi..

Onunla birlikte olmanın özel nedenleri olmalı. Ayırtedici. Sana iyi gelen, seni iyileştiren. Sana birşeyler katmalı mesela. Bir mimik, bir hatıra, minik bir bilgi, kimsenin bilmediği sırlarınız olmalı, komik hikayeleriniz, bu aşkın nasıl başladığını asla unutmamanız gerekir, tabii gerçekten aşıksanız..

Yoksa
"Uçurtma, uçurmayı bilmeyen bir erkek, bir kadını mutlu edemez" demiş yazar*. Yaşlı bir kadının ağzından.

Harcarsınız... Harcanırsınız... Yazık olur...



*Ferzan Özpetek, İstanbul Kırmızısı


6 Şubat 2014 Perşembe

yağmurdan kaçarken rimeli akanlar ve diğerleri

Yağmurdan kaçarken salaklaşan insanlar tanırsınız hani.
Her zaman salaklaşmanın bin bir türlü haline şahit olmuşsunuzdur ama yine de şaşırırsınız.
Münferit bir durum bahsettiğim. Münferit bir cinsin robotik refleksi.
Çağımızın tuhaf bir fobik durumunun dışavurumu belki.
Veya genel kaidelere göre şekillenmiş estetik-duruş kaygısının hayat buluşu.
Veya en iyisi mi tüm bu seçenekleri boşverin.
Düpedüz salaklık diyelim. Düpedüz traji-komiklik.
Düpedüz ingiliz yapımı bir kara mizah, dünyanın sonu alameti, bir felaket filmi.
Kaçışan, koşuşan, sığınan, panikleyen, kızgın ifadeli, şaşkın, hay allahım napacağızlılar. Nereden çıktı bu yağmurlar?
Gökten taş yağıyormuşcasına şemsiyelerinin altına saklanan, köhne boşluklar arayan, büfelere sığınan insanlar ve özellikle kadınlar.
Yani bırakın kasırga coğrafyalarını, belki yalnızca hafif bir meltem haline bile abartılı tepkilerle girişen, tragedyalılar. Kendince küçük çaplı aktristler bunlar. Fabrika çıkışlılar, fabrika ayarlarına dönmekten o derece korkanlar.
Fönlü saçlarının bozulmasından, kirpiklerindeki balçık kıvamındaki rimellerin akmasından, veya bilinmez bir su temasından maskelerinin bozulacağından tırsan kadınlar.

Sonra türlü insanlar tanırsınız. Türlü cesurlar. Aslında bilirsiniz ki onlar, hayatın gerçek sorunlara karşı bile şemsiye kaldırmazlar. Başlarını dik tutanlar onlar. Yağmurdan erimeyeceklerini bilen, kendilerine şeker havası vermeyen veya en sevdiği renk pembe olmayan kadınlar. Gurur duyarsınız.
Kar yağdığı zaman bir camın arkasından bakmakla yetinmeyenlere, sağanakta, hem de fırtınaya inat bedenini öne itenlere, mesela tazyikli suya bedenini siper edenlere, elinizde değildir hani hayran olursunuz.

Bu kış kuraklık kışı. Belki de mayıs haziran olaylarına inat, tomalardan sıkılan suya inat, yağmur yağmadı. Belki de yağmuru birileri ayakkabı kutularında evlerine sakladılar. Kim bilir?
Yani bir tarafta şekilleri bozulmayacak ve kendilerini daha güvende hisseden kızcağızlar var. Onlar için ne mutlu!
Bir tarafta da kadınlar.. isimleri yazmakla bitmeyen yağmur insanlar. Yağmuru bekliyorlar.
Adliye önlerinde, meydanlarda, sabah işe giderken, gece sokakta yürürken, gerdek odalarında, parmaklık arkalarında, cenaze evlerinde yılmadan tükenmeden yağmuru bekliyorlar.
Kuraklığı da kendilerine dert ediniyorlar onlar, bu koca pisliğin ancak böyle akıp gideceğine de inanıyorlar tabii. Rüzgara karşı yürümekten korkmayan, ıslanmakla çirkinleşmeyen, güzel kadınlar... anısına olsun bu yazı.









23 Ocak 2014 Perşembe

bir sürenin sığ özeti, şimdilik...

bir sürenin sığ özeti, şimdilik..

karman çorman bir hayat ama öyle böyle gidiyor tabii, bir süredir yine blogu ihmal ettim farkındayım. hayatımda milyon tane değişiklik oldu hem de çok önemli değişiklikler, onun da farkındayım. yalnızca değişiklik sevmeyen şu bünyenin henüz bunu kabul etmesi o derece zorken, bir de bunu sizlerle paylaşmak kesin olarak gerçek kılmak olacak ya...
dolu haberlerim var ama şimdi vermeyeceğim. hepsini zamanı gelince tane tane nefes alarak inşallah. ama merak etmeyin.

size biraz önemsiz şeylerden, yersiz rutinlerimden öylesine bahsedeceğim; her şey yolunda gitmiyor tabii, zaten hiçbir zaman da beklemedim ama sıradan olma ve akıp gitme arasında öyle yaşayıp gidiyorum. idare de ediyorum. geziyorum falan. dün tekrar spora başladım. aslında tam 2 gün oldu. benim çok umurumda olduğundan da değil hani, yalnızca özgeciğimin gazına gelmek ile hava değişikliği arasında bir karar. yoksa tombik olmuşum, yaşlanmışım falan umurumda olmaz. her şekil güzelim :) kafama göre takılıyorum. bitirmiş olduğum kitabım üzerine tekrar çalışmaya başlamadım henüz, veya yarım kalan hikayeler projem hala bitime en yakın halinde kuzu gibi beni bekliyor. buralarda bir değişiklik yok. ama saçlarım mesela artık daha uzun ve ben hala aynı bıraktığınız gibi hergün kırmızı ruj sürüyorum.
sonra sosyal paylaşımla arama bazen büyük bir mesafe giriyor. aynı anadolu yakasıyla olan münasebetim gibi, tabii ki bunu bilerek planlayarak yapmıyorum. su akıyor bir şekilde, nerede yatağını buluyorsa gibilerinden..
bu sıralar biraz fazla alışveriş yaptım, hem sodekso kartımı hem kredi kartımı aynı hafta içinde kaybettim. endişelenmeyin sakın bu benim zaten yıllardır rutinim. para durumları sallantıda, ama idare ediyoruz, ölmedik gibi daha..
bir de gezi planları yapıp duruyorum. aynı eskisi gibi. tam olarak nasıl kimlerle nereye gideceğimden emin değilim ama bir gitme fikri ki yeme de yanında yat. sonra biraz fazla kuruyorum birşeyleri kafada. biraz daha mutlu değilim eskisine nazaran ama mutsuzluğumun azaldığını kesinkez biliyorum. bazen böyle, okuyanlar bilir beni, böyle aynı eskisi gibi yalınayak çimlerde dolanmak istiyorum ve kış olması beni hiç durdurmayacakmış gibi geliyor. bir de ellerim galiba artık daha az üşüyor, yalnızca ceketimin cebine sokmam bile ısınmalarına yetiyor. kimi buna küresel ısınma da diyebilir, babamın ağustos ayında boku donan kızıyım ya ben, küre ısınır, ben ısınmam misal..
neyse bir de mutlu olmak için çok şey satın alma fikri ile biraz haşır neşirim. hala okumadığım dolu kitabım ve izlemediğim tonla filmim var. ama en azından American Hustle'ı izledim. Ve hala hayatımın tek vazgeçilmez aşkı Christian Bale için ölebilirim. Yine Altın Küre ödüllerini izlerken yüreğim hopladı ama sanki orada bile heyecanımdan birşeyler yitmişti. Neyseki Oscar'lara daha çok var ve dileğim o zamana kadar elimdeki spatula ile önümdeki yolu temizleyeceğim.
Hımm bakalım sonra bu sıra biraz gitmediğim yerlere gittim. Önceden hiç vakit geçirmediğim yerlere, önceden vakit geçirmediğim sürelerde. Fena değil. Bir de böyle önceden vakit geçirmediğim arkadaşların bir bölümüyle karşılaşmalar, sohbetler falan da olmadı değil. neyse ya aslında bunlar da çok önemli değil. Hala topuklu ayakkabı hiçbir şekilde giyinmiyorum ve böyle beklentileri karşıyalacak standart kadın profiline uygun değilim. ama mesela kendimi anlatmaya çalışırken bazen daha çok yorulup, daha hızlı vazgeçebiliyorum. sonra böyle eskisi kadar hırslı ve yine aslına bakarsanız azimli pek değilim. biraz koy ... rahvan gitsin modeli, bazı şeyleri salmış haldeyim. iyi olan zaten olur, kötü olan mukadderat gibi.
hemen meraklanmayın, belki de bu iyi bişi ve hayatımda en az siyasetten konuştuğum dönemdeyim. ve büyük ihtimal en çok alkol aldığım vs. bu da bence iyi bir şey çünkü eğer değiştirmeye karar verdiysen, eski halinde bir sorun vardır herhal. Böyle bile düşünmemekteyim ya, insanın düşünmeyi ertelemiş halindeyim.

neredeyse cümleyi evdekiler iyiler.. diye devam ettireceğim. kendimle ilgili yazmadığım bunca zaman bunu yapmayı özlemişim. özlem tabii bu, garip bir duygu. üzerinde çok düşünmek, kendini yıpratmak gerekmez. her şey geçer biliyorum. her şey yavaş yavaş geçer. keyfinize bakın, keyfime bakıyorum vs.

aslında büyük başlıklar halinde koca puntolarla acayip acayip haberler vermek gerekir. belki başka bir zaman.

bir şeyler iyi gidiyor, bir şeyler olduğu gibi, bir şeyler de kötü. yani herkes gibi. sanırım bu da hoş bişi.

sonra yolda öylesine yürüyorsunuz, tam her şeyi boş vermişsiniz, öyle kafa bulutların üstünde, ayaklarınız yerde değil, yani tuhaf bir uçuş modu, vuuuuuuuuu. mesela abartalım durumu, misal yağmur yağıyor, sağanaktan hallice, sizin üzerinizde incecik bir pelerin, eski zamanlardan kalma belki de hala uçabiliceğinize inanıyorsunuz, sonra rüzgarın ılık dokunuşu, bir şekil değiyor yüzünüze, gözlerinizi kapatıyorsunuz. acaba, diyorsunuz, acaba bütün bunlar nasıl sona erecek.. vaz geçiyorsunuz.
sonra ayaklarınız dibinde bir masal kitabı. gülümsemeden yere eğiliyorsunuz, içinde ne yazdığını bile bilmeden onu alıyorsunuz.
kısmet.
kalıpları bir kenara bırak diye sesleniyor içeriki odadan annem, demek ki bu kadar un için bu kalıp küçük gelir. demek istediğini anlıyorum ilk defa. kalıpları, onları çoktan kapatmam lazım gelen çekmeceye kaldırmaya çalışıyorum. başarır mıyım bilmiyorum. ama kekin tarifi değişmiş misal, bu sefer de değişik bir şey deniyorum. içine tuz katmadıkça, ne kadar kötü olabilir ki?
diye sormasam daha mı iyiydi dersiniz :))

Sevgiler arkadaşlar...

3 Ocak 2014 Cuma

bilmece

haksızlığa aynı ısrarla devam edene aymaz denir.
hırsıza yağmacı
para babalarına hırsız
haksız kazananlara para babası
çalan çırpana arka çıkana ise baba

kıvırana oynak
gemiyi terk edene dönek
gemiyi son terk edene garantici

ben yapmadım diyene inkarcı
sesi çıkmayana korkak
cılız çıkana tırsak

bu da geçercilere umarsız
güdüncülere koyun
çifte standartçılara şerefsiz
sahte ağlayana timsah

çelişkili beyancılara tutarsız
ispat edin diyene umarsız
onlar da yaptılarcılara emsalci

sonuç olarak o kadar da politik değil, basit
rağmen gidenlere halk
içine sıçtıkları şeye ülke denir

afiyet olsun..

23 Aralık 2013 Pazartesi

1

Eski yazıların titrek harfleri üzerinde dolanırsın durduk yere ve kendine aralarında bir yer ararsın. Tüm o sıkışıklığın içinde harfleri sağa sola itersin ki, bir yerlere sığıveresin. Olmaz.
Bazen yalnızca eski fotoğrafların eskimiş karelerindeki yüz ifadeni taklit edersin, ayna karşısında. Kendini eskiden olana benzetmeye çalışırsın, bir iz ararsın. Olmaz.
Birgün her şeyin nasıl olacağını tahmin ettiğin o uzun geçmişte, her şeye rağmen yine de asla bugüne hazırlıklı olmadığını anlarsın, daha öncesinde nasıl hayaller kurduğunu anımsamaya çalışırsın. Olmaz.
Neyi düşünmek sana iyi geliyorsa, en çok sevdiğin rakamları, en çok sevdiğin kitapları, film karelerini düşünürsün, onlara benzetmeye çalışıp, başaramadığın hayatında. Olmaz.
Sonra da o nefret ettiğin sessizliğin arkasına sığınırsın. Ufalırsın birşeye sığımaya çalışırken. Olur.
Yok oluncaya kadar ne kadar daha küçülebileceğini, en minicik halini tasavvur edersin şimdiden. Başkasının hikayesi gibi hatırlamak istemediğin bir geçmişi zamansızlaştırmak istersin.
Daha neler yaşanabilirdi ki, kimbilir.
Yüreğin bir yangın yeri misal.
Neden bu memlekette en çok ormanları yakıyorlar.
Bilemezsin.

4 Aralık 2013 Çarşamba

hikaye nasıl bitti annecim?

Sonun başlangıcından önce.
Çocuklar bende kalsın demişti aslında.
İlk önce on sekizine kadar, sonra benim uyanıklığım aklına gelmiş olacak ki, yok yok yirmi ikisine kadar. Üniversite bitene kadar onları etkileme, beyinlerini yıkama şansım vardı tabii. Haklı. En son otuzda karar kıldı. Otuzdan sonra alırsın çocukları dedi.
Bir anda aklına geldi tabii, ya torunlar! Onları da kendim gibi mi yetiştirecektim?
Yok yok, dedi. O kadar da değil. Torunlar o saatten sonra benden etkilenir, dedi...

Boşanıyoruz yani. Aslında ben sustum. O hala gülümsüyordu. Boşanıyorsak çabuk söyle en azından İspark ilk on beş dakika boyunca ücretsizmiş, dedi. Gülümsedim. Ben veririm İspark'ı dedim. Gülümsedi. Birer bira içelim dedim. Kabul etti. Aslında güzel bir rakı içebilirdik dedi.

Sonra oturduk şöyle karşılıklı. Hisar'da. Ben işte bir süre saçmaladım. Ellerimi kenetlediğim parmaklarının üzerinden çekmek istemeden ona neden olamayacağını falan anlattım. Koca bir sır perdesini aralıyormuşum gibi de değil üstelik, tam bir acizlikle tam bir korkaklıkla yaptım. Ara ara da ağladım. Tamam dedi. Zaten hep tamam der. Anlıyormuş, öyle söyledi. Yine de bunu beklemediğini de. Ben sürprizim tabii, dedi. Ben riskliyim, değil mi? diye üsteledi. Alakası bile yok dedim. Geçer dedi. Elimi artık çekmem gerektiğini söyledi. Çektim. Bak, beş dakika sonra elimi tutmamaya alışacaksın. Sonra üç beş gün sonra benim olmamama da dedi. İçten içe bana kızıyordu, biliyorum. Bunun alışma problemi olmadığını ona anlatmaya çalıştım. Ne kadar gitmek istemediğimi, ama kapanmamış defterlerim olduğunu vs. Dinledi. Yüzünde hiç kötü bir ifade görmedim. Üzüldü. Gözlerinden belliydi. Bir de ara ara kurmaya yeltenip yarım bıraktığı cümlelerden.

Sonra bana ilk defa birisi salak dediğinde haklıydı. Böyle boşluğun ortasına bıraktı kelimeyi. Ne öncesi vardı, ne sonrası. Salak..

Kabul ettim.

Sonra aslında Paris bileti alacaktım, bakıyordum diye geveledi. Benim daha fazla ağlamamı istemediği için yarım bıraktığı cümlelerden birinde. Gidemeyeceğiz yani. Yoksa ben gidip öyle salak gibi seni bekleyecek değilim...i tamamlamadı.

Ne kadar sürer.. diye sormadı mesela. Sorabilirdi. Belki biraz yeltendi ama sustu.

Peki öyle olmasaydı dedi. Aslında kendi de biliyordu. Alakası bile yok. Nasıl olduysa öyle harikaydı ki her şey, sorun benim dirayetsizliğimde.

Bir şeyler daha anlattı bana. Kimseye anlatmadığı. Yine bazen güldük. Yine bazen güldürdü beni. Oturduğumuz süre boyunca bir daha hiç elimi tutmadı. Doğal olarak. Bazen öyle bir şey anlatırken dokundu, bir saniyeden hallice. Sonra da üç kere kalkıp gitmeye karar verdik. Üç kere vazgeçtik. İki kere hesap ödedik. Sonra o kadar hızlı kalktık ki masadan. Biraz daha kalsak hiç ayrılamayacakmışız gibi.

Çocuklar sende kalacak yani dedim. Hayır saçmalama, dedi. O şakaydı. Çocuk her zaman annesinde kalır dedi. Gülümsedim. Yine biraz ağladım.

Hikaye nasıl bitiyor annecik diye soracak tabii bana.

Nasıl cevap versem. Henüz onu bile tanımıyorum ki...

Angels Share'i kesin izle dedim. Hayır dedi. Acı çekmek istemiyordu belli.

Biraz bir film hikayesi gibi. Ben hep severim fantastik hikayeleri. Hep iyi sonla biterlerdi hani?

Rapunzel misin sen? diye sormuştu bana. Saçların öyle uzun ki.

Deniz seviyesindeyim. Kale yıkıldı. Büyü dağıldı. Yine arda kalan dünyanın gerçek ama çirkin yüzü. Saçlarımı uzatsam onu peşi sıra sürüklerdim. Artık bir kalede değildim. Saçlaramı kessem mi diye sorduğum da, sakın ha demişti. Saçlarımı en az ona toplamıştım ben de. Bir yabancıya.

Sen bu arabadan indikten sonra, kokunla birlikte gidiyorsun ya. Geriye hüzün kalıyor yalnızca.
İyi birşey söylemişti tabii. Biliyorum. Ama çoğu zaman biliyor gibi davranmadım ona.

Biz de o son yolculukta, Dire straits'den Tunnel of Love'ı dinledik.

Sonra da hüzün kaldı geriye.

Hoşçakal dedim inerken, hoşçakal dedi.
Belki başka bir hayatta, belki...

Hoşçakal.


***Eski tarihli yazdığım bir hikayeden alıntıdır.