15 Mayıs 2013 Çarşamba

A KahPe var!

Osman Koçak, kendisi ilgili yerden ve mevzuyla da baya ilgili.
Diyor ki,
"asgari ücretin 770 küsür olduğu ülkemde;pilot'a 18 bin,hostes'e 8 bin yetmiyor! THYdeGrevVar UçmuyoruzUçurmuyoruz"
Çok ironik konuşuyor farkındaysanız. Çünkü kendisi zaten iktidarın tüm hallerinden bağımsız, emekten falan yana gerçek  duruş sahibi bir partizan partili!
Olur, o da olur..
Manipülasyon efendisi. Babadan öğrenmiş işi, konuşmayı biliyor. Kendi gibi olup, onu kedi gibi dinleyenlere yahu!
Şaşırmamak lazım.
Bizim buralarda fakir edebiyatının bini bir para değil.
Severiz yani.
Fakir ama onurlu genci oynamayı.
Zengin kötüdür ya, bakın tüm türk filmlerinin zengin ama kötü çocuklarına.
Diskolarda içkilerimize hapları atanlar onlardır, sonra ne biliyim arabayla ufak yoksul kardeşimize çarpıp kaçan, kız kardeşimizin zorla ırzına geçen, bizi baştan çıkaran falan filan..
Pilot kötüdür!
Tümevarım/gelim yapıyorum.
18bin yetmiyor.
Hostes kötüdür.
Hali hazırda kadın olduğu için, kırmızı ruj sürüp, saçını tepeden topladığı için.
Aynı zamanda üstüne bir de 8bin mi kazanıyor!
Tü kaka!
Vurun kahpeye.
Asgari ücret 770 tl.
Hele bakın tek satırda ne çok bilgi paylaşıyor.
O ücreti enflasyona göre düzenleyen onun kanından değil gibi. Sonra benim halkım işini bilirleri kim söylemişti. Peki kim parsel parsel satıp ülkeyi, onbinlerce insanı işsiz bırakıp bir de üstüne bugün imf'ye borç bitti dedi!
Yok yok... yalan söylüyorum.
Grev yapan işçiler değil sendika!
Sendika: anarşik komünist onlar! (sayın Koçak anlasın diye 'Kominist' yazacaktım ama okuyana ayıp olur)
Telefonda canlı olarak bağlantıdayız.
Ardiye bölümü tamamen kapalı. Biliyorum çünkü malzemem içeride mahsur kaldı.
Hoş! varsın kalsın!! Biz kazanılacak bir hak varsa bekleriz, destekleriz sayın Köstek! (ay pardon isim hafızam çok kötü benim)
Hemen 11 yıldır orada çalışan arkadaşımı aradım.
Şaşkınız, diyor.
İki taraf da haber yapmaya çalışırken, grevcilerin sesi kısılıyor, şükür.
Kızcağaz diyor ki 'Şimdi iki ucu boklu değnek. İnsanlar korkuyorlar. Çünkü geçen sefer yüzlerce insan işter çıkarıldı, halbuki bilmiyorlar o eylemdi, bu seferki genel grev'!
Bunu bilmeyen, korkan, cayan yalnızca bazı THY çalışanları değil. Bu bu ülkenin bilmez çoğunluğunun meselesi.
Yani aslında hepsinde aynı.
Hedef gösterin, düşman kim?
Manipüle edin!
Grev kırın!
Alın,satın!
Katledin!
neymiş o pilot 18bin kazanıyor..
E yakın o zaman. Siz yakmayı en iyi bilensiniz.
Pilotları yakın, hostesleri recmedelim.
Sonra da derin bir nefes alın.
Onların akıllarına göre grevcilik, komünizm. Tamam tabii ki öyle belki ama onların anladığı anlamda değil.
E buradan ekonomi politiğin dersini verecek de değilim.
Sonuç nedir:
Sonuç komünizm, fakir edebiyatı değil.
Pilotlar da robin hood.
Robin Hoodculuk  diye bir akım yok
Yani biz zenginden alıp fakire dağıtan'cılardan değiliz.
Grevin desteklediği, zengini de fakir edelim değil.
'Zengin' karalamak değil.
Bir yerde sorun varsa, zengin olduğu için değil.
Fakir olduğu için.
Fakir de zengin olsun diye yani, tüm zenginler fakir olsun diye değil.
Basitçe anlattım sanırım.
3 yaşında bir çocuk sayın koçak.

Şimdi yazının başlığına tekrar bakın.
Bizim memlekette sizden çok var sayın Koçak!

12 Mayıs 2013 Pazar

Gergedanlar da uçar zamanı..


Bahman Ghobadi'nin daha önce izlediğim iki filmi, Sarhoş Atlar Zamanı ve Kamlumbağalar da Uçar'dan yıllar sonra izlediğim Gergedan Mevsimi'ni sevmemem, yalnızca İran'daki politik sisteme karşı yapılmış her mesaiyi artık ciddiye almamamdan kaynaklanmıyor. Yoksa Asghar Farhadi'nin Bir Ayrılık filmi ve anlatımına gayet sempatiyle ve hayranlıkla yaklaşabilmiştim. Ancak güçsüz senaryo, yarım kalmış veya hiç olmamış oyunculuklar, benim gözüme çarpan kamera hataları (arşiv gibi olan yerde türk karakterin, Mina'nın dosyası için uzaklara bakarak seslenmesi, ve dosya ona ulaştığında hala uzaklara bakıyor olması vs.), Belçim'in tersten oyunculuk ödülü alması gerektiğini  düşünmem, bir insan bu kadar mı yeteneksiz olur, neden hala bu ısrar ????, karakterlerden hemen hemen hiçbirinin bir derinliğe sahip olmaması, ayrıca senaryo boyunca, Terrance Mallick ve Chan Wook Park arasında gidip gelmelerim, klasik olabilecekken çok daha klişeleşmiş hayvan metaforları... derken, sonuç olarak olmamış bir film.

 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Matthew'un gelişimi.

Richard Linklater'ın yaptığı şeyle ilgili zaten bir şüphemiz yok. Yoksa yaşlı ve aksi bir kadını arkasından dört el  ateş ederek öldürmüş bir cenaze levazımcısına, onun deyimiyle cenaze direktörüne bu kadar sempatiyle bakmış olmamız gerçekten biraz tuhaf. Ayrıca konuyu gerçekçi bir perspektifle anlatma sevdası ve kamerayı nereye yerleştirirse yerleştirsin bunu çok samimi bir şekilde başarması da onun naçizane özelliklerinden bir tanesi. Bir tren vagonunda veya bir kasaba sokağında. Hiç fark etmez. Ama burada benim asıl üstünde durmak istediğim konu, ne Richard Linklater'ın usta yönetmenliği ne de özellikle komedi tarzı filmlerde başarısını ispatlamış olan Jack Black'in akıllara zarar performansı. Bence asıl üzerinde durulması gereken konu, Amerikan gerizekalı izleyici profilini veya genelde gerizekalı profilini ve kas yığını sevdasını temsil ettiğini düşündüğüm Matthew McConaughey'in tuhaf bir şekilde git gide yükselttiği çıtası.
Reign of Fire filmde (ingiliz) kaba saba bir amerikalı olarak kadraja girişinin ve bunun filmin gerzek amerikalı repliği ile ne kadar beni koparttığını hatırlıyorum. Daha çok soft romantik komedilerde oynayan, aptal sarışın kızın, erkek versyonu olduğunu düşündüğüm Conaughey en başta başrol egosunun olmadığını ispatlamış oldu ve hayır tabii ki ilk defa değil.
İlk defa Bill Paxton'ın Frailty filminde iyi bir sahne çıkaran Conaughey, aslınde kendi performansından çok entresan film konusuyla dikkatleri çekmişti.
Ancak ondan biraz önce başlayan aptal sarışın tiplemelerinin başrol oyuncusu olması için bir yol açılmıştı tabii. Ard arda çevirdiği bu soft filmler Lincoln Lawyer'a kadar geldi. İLk defa çıtayı burada yükseltmeye başlayan Conaughey beni gerçek mana da şok etti de diyebilirz. Özellikle az önce izlediğim Bernie'deki performansı, Magic Mike'ın Dallas'ı ve geçen ay izlediğim PaperBoy'un Ward Jansen'i iyi birşeyleri işaret ediyor gibi (Mud'ı henüz izlemedim).
Yoksa 2014 Interstellar projesinde Christopher Nolan ile yer almasının altında o mahsun mavi gözleri, sarı kafası ve kafam kadar kasları yatıyor olmazdı herhal :))
Neyse benden bir artı puan, şimdilik tabii. Bir de Imdb, in development'ına bakıp söylüyorum. İyi birşeyler olacak gibi, hadi hayırlısı??

7 Mayıs 2013 Salı

+44

+44
Malatya plakası değil.
Televizyon kurumunun belirlediği yaş sınırlamasının tuhaf bir şekilde üstünde, evet.
Ve o derece tiksinç ve korkunç ve şu anda maneviyattan dolayı kullanamadığım diğer sıfatlar.
Ve o derece mahrem, o yüzden size anlayabileceğiniz örneklemeler yapamayacağım.
Mahrem, bazıları için telefon anlamına gelir.
Bkz. kişinin mahremi (iphone). çok para ediyor tabii.

Beş para etmezler
Aslında görünen davranışın altında yatan gerçeklerden gelir.
Yeterince gerizekalıysanız, hayatınız boyunca bir kere bile karşılaşmadan yaşayabilirsiniz.
Bir de bazen, bazıları yalnızca sizi, gerizekalı sanar.
O derece yani.

Fırsattan İstifade
Nacizane bir söz grubumuz. İki kelime bir araya gelince anlamda düşme olmaz. O yüzden biraz türkçe bilen herkesin anlayacağı üzere fırsat ve istifade durumudur. İstifade zaten tek başına yakışık durmaz. Bu kelime grubu hele bir de 'yolu düşmek' grubuyla denk düştümü, tadından yenmez, yanında yat.
Bkz.Sizin oralarda eşek çok mu ( aziz nesin uyarlaması)

Şeker yerken takur tukur...

Demek ki bir de şeker muamelisi yapıyor.

Hangi durumlarda mı, o da baya mahremiyete girer, yazamayacağım.

O zaman karar ve vermek lazım ya takur tukursun ya vay vay.
Yoksa o zaten .... atar.

biraz da komik ve tuhaf tarafları...

en sevdiği pembe gülü dalından koparmış ve onu çaktırmadan benim çantamın içine sokmuş, bana kendince tabii, mutlu olmam için sürpriz yapmış biri
biraz sonra, beni arayıp çantama bakmamı söyleyip, şimdi ona öküz dediğim için mahçup olup olmadığımı soracak tabii
biraz sonra, o güle iyi bakmam gerektiğini, onu kurutmamamı ve gözümün önünde tutmamı tembihlediğinde
biraz sonra bana ertesi gün bir onbeş gül daha getireceğini söylediğinde
ve biraz sonra bunun asıl nedenini öğrendiğimde hiç de şaşırmamalıydım
gül reçeli
ona en sevdiğinden gül reçeli yapacakmışım.

bu durumdaki anormalliği yok hayır kimseye sormuyorum.

hafta sonu planımız var mı diye sorduğumda, aşk diyen bir adam.
sevgi babında
yani bu haftasonu da birbirimizi sevmeye devam edeceğiz.
mütiş bir plan

sihirli tılsım olarak kendimize mönşın gladbah'ı seçtik. Eğer bir şeyin iyi olmasını bekliyorsak kesinlikle nerede olduğumuzun bir önemi yok Mönşın gladbah diye bağırıyoruz. hem de böyle asabi asabi, çatık kaşlı bağırıyoruz.

İkimiz de şekerli türk kahvesi içiyoruz. onun ağzının içinde kalay var misali, tek kerede kafaya dikenlerden,
ben ise ağırağır, biraz soğuttuktan sonra içenlerden ve her defasında üşenmeden benim kahveme göz dikenlerden biri bu, yine de bir şekilde anlaşıyoruz.

ondan birşey isteyeceğim zaman hemen anlıyor. daha telefondaki ilk kelimemden, dökül diyor. bunu nasıl yapıyor bilmiyorum. ses tonumun tuhaflaşmış bir hali olacak, onun kulaklarda demek ki maşallah. ama üzülmeyin, hepsi beni  daha iyi duyabilmek için.

ben de onun memnuniyetsiz suratsız hallerini anlıyorum. ama ne yazık ki bu bir yetenek değil. o kadar az belli ediyor ki kendisi, ben değil tüm herkes farkına varıyor.

Aslında benim için de öyle diyorlar. suratsızlığım hiç çekilmezmiş. biz herhalde otomatik değnek saklayanlardanız, birbirimizi görünce, tuhaf.

iddia'da da genelde Bayern Münih'e basıyoruz. hatta çoğu zaman o kızsa da ben tüm paramı. genelde de kaybetmiyoruz, kazanıyoruz.

aralıklı tavla oyunlarımız. yenilmeyi kabul etmiyor. bu duyguyu ben bir yerden biliyorum. yenildiğinde benim için yenildiğini idda ediyor. ben de he diyorum. he öyle. sonuca bakıyorum 5-0, sonra yoluma devam ediyorum. tavla bu arada onun kolunun altında (bu bloğa bir tek benim yazabilmem harika bir durum :D )

ona kalsa bütün yaz yalnızca barbunya ile beslenebiliriz.
ve tüm gün yalnızca iz tv izleyebiliriz
ben de politikadan ve sinemadan konuşunca hiç susmuyormuşum ve onu hiç dinlemiyormuşum
bir de çok heyecanlanıyormuşum, bunu hiç anlamadığını söylüyor.

yani anlayacağınız filmlerin gerçek olduğuna inanmamla, devlet düşmanı olmam arasında tuhaf bir tutarlılık var. ve sohbet arasında, arkadaşlar yanında özellikle bu iki başlıktan bir konu açıldığında benimki, bazen biraz da onunla ilgilenmemi söylüyor.
şimdi o elindeki silahı yavaşça yere bırakıp, bana dönebilirsin... misali.

onun saçının en çok üç numara yarısı, iki numara bazı yerleri kesilmiş halini gerçekten seviyorum. ama bunu ona hiç söyledim mi onu bilmiyorum. o da saçını her traş ettirdiğinde, bak senin için deyip, elimi kafasına götürüyor. böyle tuhaf bir tırtık hissi, komik ama güzel doğrusu.

bazen komik bir şekilde gülüyor, sesli sesli. ben bir erkeğin  sesli gülmesine çok gülenlerdenim. onun sesli gülmesi bazen hoşuma gidiyor. bazen yalnızca gülmesi.

o da benim tüm tepkilerimi (neredeyse) ezbere biliyor. elimi kaldırışım, parmak hareketlerim, gözümü devirişim, ses tonum. bir de erkek haliyle utanmadan benden önce beni taklit ediyor. mesela en  sinirli olduğunuz anda, tam diyeceğiniz birşey var, hem de gediğine. düşünün ki o benden önce söylüyor. geriye de gülümsemek kalıyor.
hızlı olan kazanıyor misali.

bazen tekli monolog yapıyorum. buna da çok gülüyor. kendim sorup kendim cevaplıyorum. daha da abartıp bazen kendi kendime tartışıyorum. evet onun yanında. hiç sesini çıkarmıyor. sonuca vardığımda da, aferin sana diyor.
bana zaten ironik bir biçimde aferin demeyi de çok seviyor.

sokakta yürürken bir anda durup tuhaf birşekilde kuş sesi dinliyoruz, boynumuz tutulana kadar kafamızı yukarılara kaldırıp, o dolambaçlı ağaç dallarının arasında kuşu arıyoruz, bulamadıysak da hangi kuş olduğunu tahmin ediyoruz ve yola devam ediyoruz. (aslında bunların bir çoğu 3. tekil şahıs)

bizim bir de tuhaf bir fizik tedavi alışkanlığımız var. böyle içimiz sıkıldığında ve moralimiz bozulduğunda veya yalnızca o an iyi birşeyler hissetmiyorsak işte, böyle birbirimize sarılıp, heh iyileşiyorum, diyene kadar bekliyoruz. ve evet nerede olursa olsun, bunu yapabiliyoruz.
işin komik tarafı da gerçekten iyileşiyoruz.

......

sonra bir gün geriye dönüp baktığımda, bir iskele kenarında, yağmurlu bir istanbul sabahında, elimde şemsiyem, içimden 3'e kadar sayacağım...*

*Age of Innocence

bu yazı aslında hiçbir şeye atıf değildir, tamamen keyfidir..

6 Mayıs 2013 Pazartesi

onlar

boş bir cümleyle başlamak için değil bu yazı, onlar gibi düşünmek istedim kıyısından, kenarından, ki onlar, yüklemleri yüreklendirmek için mücadele ettiler, sıfatları pekiştirmek için, kelimelerin anlamını genişletmek için, içini doldurmak için belki..
Diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir dediler.
Çav bellaları diskotek şarkıları yapsınlar diye, marşları geyik sofralarında harcasınlar diye,
sosyalizme bir masal gözüyle baksınlar diye değil.
İnandılar. Tuhaf bir bilinmeze inanmaktansa, biraz gözü gören, biraz bilen ve en önemlisi emekten yana olan herkese, eşit mesafede, ve tuhaftir ki yalnızca onlar için inandılar.
Bunu bir ibadete çevirsinler, resimlere tişörtlere basılsın, küçük anahtarlıklar üzerinde taşınsınlar diye de değil.
Dağlara çıkıp türküleri gökyüzüne çalan aşıklardan feyzaldılar, onlar da bunları türkü barlarda, pavyonlarda birileri haykırsınlar diye söylemediler muhakkak.
Sokaklarda ölenler, kaldırımlarda açlıktan sürünenler ve yine de elinden kalemi bırakmayı hiç düşünmeyenlerden öğrendiler onlar.
Ve dediler ki dünyayı anlamak değil, değiştirmek asıl olan.

Onlar aktarımın temas ile, yani insan insana  değerek, daha değerli bir şekilde olacağından umut kesmediler hiç.
bir de bugün onları yarı yolda bırakan kimseden de muhakkak.
bir yoğunluğun ve karmaşanın içine girdiği için kaybolan
bu işin bir yaşam şekli olmasından yorulan,
birşeyler daha kolayına geldiği için vaz geçen, geri dönen, yalnızca dönen milyonların aksine
yine de dimdik çıktılar onlar.
senin küvette üstüne oturduğun
piknik sofrasında tepsini koyduğun
kadıköyde bir zamanlar rıhtımda oturup çayını yudumladığın
taburenin üstüne.
hem de geri sarılır bir film olmadığını bilerek hani
bir daha hiç nefes almamayı seçtiler
başka birileri için hem de
biz kahramanlıkları filmlerden ve kitaplardan görmüş tüketimin haksız yığınları
en azından bugün onları hatırlamalı
biraz daha yakışır yaklaşmalı
meze etmemeliyiz diyorum bir tek

yine de siz bilirsiniz.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

takke düştü kel görüldü! mü?

                                                                     HAYIR.
Adam hala aynı adam, ceylan gözlü nur yüzlü.
Takke düştüğünde hiçbir zaman kel görünmez zaar.
Böyle boş bir umuda bağlanmamak lazım.

Devrimi tanıyan bilen adam demokrasiyi nasıl bu hükümette aramayacaksa, arayanın iç tüzüğüne bakacaksın. İlk önce. Lafım meclisten gayet içeri.

İstikrarı, istikrarsızlıkta arayan için, vaadlerin tutarlılığı da yeterlidir her zaman.
Altın tepside düşünce özgürlüğü, zaten TEK düşüncenin özgürlüğü manasına geliyordu, açın çocukların müfredatına bakın.
E, liberalizmin pembe turuncu çerçevesine güvenip, herkese ekmek dağıtacaklarını sandılarsa, o seçim öncesi çuvallarından kalma pammuh prenses hikayesi
Alın size okulu bırakan kızlar, ile eğitim reformu
Alın size bir mayısı resmi tatil yapan hükümetten, taksim manzaraları
Alın size devlet kurumunun her yerinde onların adamları, işsizlik bitti işte
Alın, sanat devrimi, emek yıkımı, fazıl tutanağı vs.
Alın, halkçı, halkın içinden lider, yaşasın HES'ler
E ne kaldı geriye? Demokrasinin olmazsa olmazı, azınlık hakları.
Cebinizde.

Şimdi ağzı açık şaşıran mı var bilanço ilk günden belli.
Alan memnun satan memnun.
Kelliğe siz hiiiiç bakmayın.

1 Mayıs işçi emekçi bayramınız kutlu olsun..