Bir nevi zühd hayatı ve inziva da diyebilirsiniz. Bir süreliğine.
Kısa bir süre-liğine.
Ondan bundan dönüyor dünyanın etrafında ve dünya dönüyor etrafında ve yalnızca dönüyorlar.
Her zaman yaptıkları gibi.
Siz ise sabit, kıpırdamadan, olduğunuz gibi, biraz da dımdızlak kalıyorsunuz.
İyi değil bu.
Biraz yansıtma mekanizmasını kullanıyorsunuz. Biraz 'saldırma' mekanizmasını. Buna da toptan savunma diyorsunuz.
Kelimelere takılmamak lazım.
Çılgın birşeyler oluyor etrafınızda. Her zaman sözünüzün olacağı, yüreğinizi sıkan, gözünüzün değeceği... göze geliyorsunuz sonuçta.
Komik bir şekilde.
İnzivanız büyüyor mu peki?
Yok.
Hayat büyütmek için çoğu zaman aceleci ve cömert davransa da
Bazen o de içeri çekilyor
Medcezir'de çekilme hali
Saylarda ceza, bostonda patlama, yıkım projelere, isveçte çöplük hadisesi derken.. aslında tam ağzıma layık. güzelden yazacak tonla konu birikiyor.
karnımda.
öyle çok birikiyor ki
sen de kol, ben diyim serçe parmak, oynamıyor yerinden.
sancı büyük.
hasta değil
ismin tekil, fiilin geçmiş hali gibiyim.
ızdıraplı oluyor tabii.
muz yemediğin zaman ayağına kramp girer gibilerinden.
şakaklarından bir titreme
ellerinde hafif ter
biraz göz seğirmesi
biraz bel ağrısı
biraz bacaklarda halsizlik
ve içinizde içinizi parçalayan bir robot var sanki.
veya bir virüs
ve bir de kimse aslında sizinle değil halindesiniz
bazen de kinli ve nefteli
bazen de saf görünüp kanıyor gibisiniz
o zaman hangisi işinize gelirse
en çok üçbeş başlığı kaçırdığınıza mı üzülürdünüz
yoksa yeterince magnezyum almadığınıza mı bilmiyorum
bana darallar geldi
bir kaç adım geri gitmek lazım.
cezir hali
bir arabanın camına yumruk attım bu sabah
seferi hali
dünyaya da biraz uzak ve yabancı bakıyorum bu ara
seyir hali
sktredin bence hepsini, montmartre'e gitmek istiyorum...
16 Nisan 2013 Salı
11 Nisan 2013 Perşembe
....
Hatıralar çimlere uzansın, kayık bir sandalın üstünde... Akıp gitsin yol ver, vermediğin her yolun vebali boynuna, neyle kalacağını da sen seç, seçemediğin hiçbir şey için ah yakma, boşuna. Bir rakı kadehi, bir dost sobeti, biraz nasip, insanlıktan, en zorunun bu olduğunu bilsen de; bir de hep doğru bildiklerinin aslında, doğru olma ihtimali... Bohçan olur, kar olarak yanında... Sevgiyle..
9 Nisan 2013 Salı
biraz iyi vakit geçirelim dedim, geçirdiler :)
Dün Bora'yla oynadığım bilgi yarışmasında aşağıdaki cümlelerin hangisi dirayet kelimesinin karşılığı değildir diye soruyordu. Biz içini dolu dolu doldurabildiğimiz kelimeleri de daha çok seven bir milletiz. Kulağa tınısı hoş gelen, aslında biraz muğlak görünen kelimeleri. Dirayet göstermek gibi. Çünkü biz dirayetli milletizdir. Her millet gibi, en çok kendimize bahşedildiğinden eminizdir. Bizim hamurumuz sonsuz bir sabır, yetenek, zeka ve dayanıklıkla bezenmişmiş. Olabilir.
Derdim de bu değil açıkcası. Yoksa herkes kendini kandırabilir. Bugün bunlara girmek istemiyorum.
Çin işkencelerinden biri, insan vücudunu bir noktada sabitlemek ve kıpırdamaması koşuluyla, kafasının hep aynı noktasına bir damla su düşmesi. Bir süre sonra betonu bile delebileceği söylenir.
Ölüm oruçları / açlık grevleri var (söz verdim tabii ki bu politik bir yazı değil). İnsanlar kendi bedenlerini, çaresizlik sonucunda ve tabii ki son çare olarak ölüme / açlığa yatırıyorlar.
Canlı bomba / feda eylemcileri var. Bu insanlar bir miktar patlaycı maddeyle, eşit koşullarda savaşamadıklarına inandıkları düşmana karşı bir direniş gösteriyorlar.
Ceza evlerinde sosyal etkinliklere katılmama protestoları.
Bunlar tarihin en eski zamanlarından gelen alışkanlıklar tabii ki.
Bir çocuk annesine küstümü masadaki yemek dolu tabağını iter. Babasından izin alamadı mı gerekirse susar, konuşmaz. Hadi arkadaşlarınla oynaların karşılığı iki kolun önde kavuşması ve sarkık bir alt dudak. IRA militanlarının da nasıl açlığa yattığını hatırlıyoruz, kendi çocukluğumuzu da. Filistin'de intifadayı da, buradaki kürt çocukları da.
Yani direniş ve dirayet, genelde doğru orantılıdır. Haklısınız. Ve biz hangi tarafta olursak olalım, tereddütsüz dirayetli olanızdır. E bunda da haklısınız. Direnişçiler. Bazıları fark ettiğiniz üzere hiç de pasif değiller. Zaten direniş dediğin şey, yalnızca kendini ve küçük egonu beslemekle ilgili değildir herhal. Bugün kavramlardan konuşma günü de değil, merak etmeyin.Yalnızca insanlar zamanında fidanları toprağa o kadar da boşuna dikmiş olamazlar, değil mi?
Hadi merak etmeyin bugünün konusu bu da değil.
Çin Seddine tırmanıp, aşağı atlayabiliriz.
Vücudumuzu aylarca açlığa yatırabiliriz.
Her uzvumuzu bombayla donatabiliriz.
Susabiliriz, sessizliğimiz gökyüzünü yırtana kadar.
Damarımızı boydan kesebiliriz.
Bir binanın en üstüne çıkabiliriz.
Uçaklar kaçırabiliriz.
Durmadan ve durmadan kendimize zarar verebiliriz, başka bir yerde daha iyi bir hayat filizlensin diye.
Olası.
Dün yeni bir direniş daha keşfettim arkadaşlar. İşte bugünün esas konusu bu :)
Bir de sinemayı deneyebilirsiniz. Evet biraz marjinal olacak, ama doğru.
Mesela iki gün üst üste, ilk önce Host'a sonra GI. Joe'ya gidebilirsiniz. Küçük kusmuk reflekslerinizin hepsi boğazınızın en üst katmanında takılabilir. Yanındaki adam yok artık diye boynunu eğebilir. Diyaloglar karşısında göz devirebilirsiniz. Hayattan soğuyabilirsiniz. Işıkların açılmasını beklemeden hem de koşarak o sinemadan çıkma hissiyle dolabilirsiniz. Bir ara gözünüz kapanır. Gözünüzü açtığınızda hiçbir şey kaçırmamışsınızdır.
Sonra dönüş yolunda arabada, yan koltukta bir yandan araba kullanmaya çalışan, bir yandan da onca uykusuzluğu yüzünden somurtan adama bakarsınız. Haklıdır.
Bunu niçin yaptık? sorusunun altı bomboştur. Bu kadar acıya ne gerek vardı?
Ne kadar dirayetli olduğumuzu mu ölçük :)) dersiniz.
Hala bilmiyorum. Ama üniversite döneminde üç jandarma bana mukavemetten dava açıp, aleyhimde tanıklık yapmışlardı. Bir tanesinin kolunu bir tanesinin bileğini kırmışım. Kırmışım tabii. Kırarım. Benim bilekleri bilirler. O zamanlar Amerika Irak'a giriyordu. Askerlerde üniversitelere ve yani bize. Biz de gözaltında, bizi satan arkadşaların getirdiği yemekleri reddetmiştik.
Bu aslında saatlerce kalınacak bir gözaltından ve yediğimiz onca dayaktan ve insanları bir araya toplama uğraşından bazı açılardan daha zor olabiliyordu. O çünkü son halkaydı. O dirayetin kırılmaya en yakın olduğu yer. Düşmana karşı değil, içeriden gelen birşey. Beklemediğin yerden gelen birşey. Duruşla ilgili bir savunma. Refleks. İrademizi güçlendiyorduk.
Sinema da biraz öyleydi işte. Belirli bir düşmana karşı girişilmemiş bir deneyim. Umulmadık bir yerden gelen bir darbe. Ne kadar kötü olabilir ki sorusunun muğlak cevabı, hatta cevapsızlığı, bir de vücudun her bakımdan direnmesi. Hem uykuya, hem mantık hatalarına hem zamana. Pehh
Nefret ettiğniiz birileri varsa, en iyisi mi siz onları bu filmlere gönderin. Kendinize o kadar da kıymayın derim :D
Çünkü sonuçta ya küçük bir böcek olup, bal dudak birinin içine konacaksınız ya da ... allahım hala bilmiyorum, yüz milyorunca kez amerikayı kurtaracaksınız falan işte. Sonuç bir. Kusacaksınız.
Derdim de bu değil açıkcası. Yoksa herkes kendini kandırabilir. Bugün bunlara girmek istemiyorum.
Çin işkencelerinden biri, insan vücudunu bir noktada sabitlemek ve kıpırdamaması koşuluyla, kafasının hep aynı noktasına bir damla su düşmesi. Bir süre sonra betonu bile delebileceği söylenir.
Ölüm oruçları / açlık grevleri var (söz verdim tabii ki bu politik bir yazı değil). İnsanlar kendi bedenlerini, çaresizlik sonucunda ve tabii ki son çare olarak ölüme / açlığa yatırıyorlar.
Canlı bomba / feda eylemcileri var. Bu insanlar bir miktar patlaycı maddeyle, eşit koşullarda savaşamadıklarına inandıkları düşmana karşı bir direniş gösteriyorlar.
Ceza evlerinde sosyal etkinliklere katılmama protestoları.
Bunlar tarihin en eski zamanlarından gelen alışkanlıklar tabii ki.
Bir çocuk annesine küstümü masadaki yemek dolu tabağını iter. Babasından izin alamadı mı gerekirse susar, konuşmaz. Hadi arkadaşlarınla oynaların karşılığı iki kolun önde kavuşması ve sarkık bir alt dudak. IRA militanlarının da nasıl açlığa yattığını hatırlıyoruz, kendi çocukluğumuzu da. Filistin'de intifadayı da, buradaki kürt çocukları da.
Yani direniş ve dirayet, genelde doğru orantılıdır. Haklısınız. Ve biz hangi tarafta olursak olalım, tereddütsüz dirayetli olanızdır. E bunda da haklısınız. Direnişçiler. Bazıları fark ettiğiniz üzere hiç de pasif değiller. Zaten direniş dediğin şey, yalnızca kendini ve küçük egonu beslemekle ilgili değildir herhal. Bugün kavramlardan konuşma günü de değil, merak etmeyin.Yalnızca insanlar zamanında fidanları toprağa o kadar da boşuna dikmiş olamazlar, değil mi?
Hadi merak etmeyin bugünün konusu bu da değil.
Çin Seddine tırmanıp, aşağı atlayabiliriz.
Vücudumuzu aylarca açlığa yatırabiliriz.
Her uzvumuzu bombayla donatabiliriz.
Susabiliriz, sessizliğimiz gökyüzünü yırtana kadar.
Damarımızı boydan kesebiliriz.
Bir binanın en üstüne çıkabiliriz.
Uçaklar kaçırabiliriz.
Durmadan ve durmadan kendimize zarar verebiliriz, başka bir yerde daha iyi bir hayat filizlensin diye.
Olası.
Dün yeni bir direniş daha keşfettim arkadaşlar. İşte bugünün esas konusu bu :)
Bir de sinemayı deneyebilirsiniz. Evet biraz marjinal olacak, ama doğru.
Mesela iki gün üst üste, ilk önce Host'a sonra GI. Joe'ya gidebilirsiniz. Küçük kusmuk reflekslerinizin hepsi boğazınızın en üst katmanında takılabilir. Yanındaki adam yok artık diye boynunu eğebilir. Diyaloglar karşısında göz devirebilirsiniz. Hayattan soğuyabilirsiniz. Işıkların açılmasını beklemeden hem de koşarak o sinemadan çıkma hissiyle dolabilirsiniz. Bir ara gözünüz kapanır. Gözünüzü açtığınızda hiçbir şey kaçırmamışsınızdır.
Sonra dönüş yolunda arabada, yan koltukta bir yandan araba kullanmaya çalışan, bir yandan da onca uykusuzluğu yüzünden somurtan adama bakarsınız. Haklıdır.
Bunu niçin yaptık? sorusunun altı bomboştur. Bu kadar acıya ne gerek vardı?
Ne kadar dirayetli olduğumuzu mu ölçük :)) dersiniz.
Hala bilmiyorum. Ama üniversite döneminde üç jandarma bana mukavemetten dava açıp, aleyhimde tanıklık yapmışlardı. Bir tanesinin kolunu bir tanesinin bileğini kırmışım. Kırmışım tabii. Kırarım. Benim bilekleri bilirler. O zamanlar Amerika Irak'a giriyordu. Askerlerde üniversitelere ve yani bize. Biz de gözaltında, bizi satan arkadşaların getirdiği yemekleri reddetmiştik.
Bu aslında saatlerce kalınacak bir gözaltından ve yediğimiz onca dayaktan ve insanları bir araya toplama uğraşından bazı açılardan daha zor olabiliyordu. O çünkü son halkaydı. O dirayetin kırılmaya en yakın olduğu yer. Düşmana karşı değil, içeriden gelen birşey. Beklemediğin yerden gelen birşey. Duruşla ilgili bir savunma. Refleks. İrademizi güçlendiyorduk.
Sinema da biraz öyleydi işte. Belirli bir düşmana karşı girişilmemiş bir deneyim. Umulmadık bir yerden gelen bir darbe. Ne kadar kötü olabilir ki sorusunun muğlak cevabı, hatta cevapsızlığı, bir de vücudun her bakımdan direnmesi. Hem uykuya, hem mantık hatalarına hem zamana. Pehh
Nefret ettiğniiz birileri varsa, en iyisi mi siz onları bu filmlere gönderin. Kendinize o kadar da kıymayın derim :D
Çünkü sonuçta ya küçük bir böcek olup, bal dudak birinin içine konacaksınız ya da ... allahım hala bilmiyorum, yüz milyorunca kez amerikayı kurtaracaksınız falan işte. Sonuç bir. Kusacaksınız.
7 Nisan 2013 Pazar
Venuto Al Mondo
Sergio Castello'nun hem yazıp hem yönetip ve hem de oynadığı film Venuto Al Mondo (Sen Doğmadan Önce) Bosna Hersek savaşına, tecavüze, kısırlığa, aşka ve insanlara yüzünü çeviren güzel bir film.
Margaret Mazzantini'nin aynı adlı romanından olan uyarlamada, savaşın binaların ve sokakların yani şehrin ve ülkenin üzerindeki yıkımını görmekten çok, farklı milletlerden insanların üzerindeki yıkımını izleyeceksiniz.
Hayatta her şeyden çok anne olmak isteyen genç bir kadının (Penelope Cruz) merkezinde başlar hikaye. Tezi için Bosna Hersek'e giden İtalyan öğrenci Gemma'nın orada tanıştığı bir Amerikalı fotoğraf sanatçısına aşık olmasıyla hayatı değişmek üzeredir.
Zaten evlenmek üzere olan Gemma için önünde zor bir seçim vardır. Ya uzun zamandır birlikte olduğu sevgilisiyle evlenecektir, ya da aşık olduğu bir hayalperestin peşinden gidecektir...
Masalların başlangıcına çok uygun olan bu ilk metne sakın ha kanmayın.
Hikayenin içinde sizi bambaşka hikayeler bekleyecek, emin olabilirsiniz.
Yine geçtiğimiz senenin filmi olan Angelina Jolie'nin yazıp / yönettiği, In The Land Of Blood And Honey'nin gibi tüm çekimlerinin neredeyse Bosna Hersek'te gerçekleştirildi.
Yalnızca yıllarca sansüre uğramış olan bir tarihe göz atmak bile keyif verici.
Bir de Saadet Aksoy'u izlemek tabii.

Margaret Mazzantini'nin aynı adlı romanından olan uyarlamada, savaşın binaların ve sokakların yani şehrin ve ülkenin üzerindeki yıkımını görmekten çok, farklı milletlerden insanların üzerindeki yıkımını izleyeceksiniz.
Hayatta her şeyden çok anne olmak isteyen genç bir kadının (Penelope Cruz) merkezinde başlar hikaye. Tezi için Bosna Hersek'e giden İtalyan öğrenci Gemma'nın orada tanıştığı bir Amerikalı fotoğraf sanatçısına aşık olmasıyla hayatı değişmek üzeredir.Zaten evlenmek üzere olan Gemma için önünde zor bir seçim vardır. Ya uzun zamandır birlikte olduğu sevgilisiyle evlenecektir, ya da aşık olduğu bir hayalperestin peşinden gidecektir...
Masalların başlangıcına çok uygun olan bu ilk metne sakın ha kanmayın.
Hikayenin içinde sizi bambaşka hikayeler bekleyecek, emin olabilirsiniz.
Yine geçtiğimiz senenin filmi olan Angelina Jolie'nin yazıp / yönettiği, In The Land Of Blood And Honey'nin gibi tüm çekimlerinin neredeyse Bosna Hersek'te gerçekleştirildi.Yalnızca yıllarca sansüre uğramış olan bir tarihe göz atmak bile keyif verici.
Bir de Saadet Aksoy'u izlemek tabii.

5 Nisan 2013 Cuma
kangren
İnsanlar kangren olmaz ilişkiler kangren olur, kesip atarsınız.. diyenler halt etmişler.
İnsanlar kangren olur ve sizin sevilme şartınız her bir uzvunuzun kesilip atılmasıdır.
Sonunda sevecek hiçbir şey kalmayana kadar hem de. Sonrasında arkasına dönüp gittiğinde içi rahat
edecektir. Çünkü zaten istediği olmuştur.
Peki ya siz artık yeter diye isyan etseniz ve moraran kolunuza bakıp, acaba bunu da kesmesek mi, kurtarılabilir mi diye, sorduğunuzda ne mi olacak??
Çişi gelecek. Tuvalete gidecek.
Budur.
*küçük bir anekdot, başkalarının hayatları :)
İnsanlar kangren olur ve sizin sevilme şartınız her bir uzvunuzun kesilip atılmasıdır.
Sonunda sevecek hiçbir şey kalmayana kadar hem de. Sonrasında arkasına dönüp gittiğinde içi rahat
edecektir. Çünkü zaten istediği olmuştur.
Peki ya siz artık yeter diye isyan etseniz ve moraran kolunuza bakıp, acaba bunu da kesmesek mi, kurtarılabilir mi diye, sorduğunuzda ne mi olacak??
Çişi gelecek. Tuvalete gidecek.
Budur.
*küçük bir anekdot, başkalarının hayatları :)
4 Nisan 2013 Perşembe
babalarının kızları
Şimdi farzet ki sana sevmek öğretilmiş ve farzet ki, sen hep sevilmişsin ve dolayısıyla da sevmişsin. Elini başına değdirmekten, sana sarılmaktan, senle boğuşmaktan sakınmamış. Kelimeleri de pinti değilmiş üstelik ve, seviyorum, canım kızım, oyy ölerimlerle büyümüşsün. Yani sen her kızdığında, ergenlik yaptığında, yersiz çıkıştığında da senden hiiiç vazgeçmemiş. Sen her senden nefret ediyorum diye bağırdığında, bu evi terkedeceğim tehditlerinde vs. o hiç vazgeçmemiş. Sen onun hep en sevdiği, canı, kanı, biricik kızı, gurur kaynağı olmuşsun. Yani tam bir babasının kızı.
Sana hep biraz saftirik demiş o da. Benim kız biraz safın sevimli, komik hali. Herkese çok güvenme, biraz göz aç falan da demiş. Demiş de, armut dibine düşermiş be paşam. Şimdi bunca zaman hep tersini gör, yaşa.. sonra da tedbirli olacaksın hayatta. Olmaz.
Noluyor tabii böyle olunca.. Elde bir tutamdan biraz fazla hayalkırıklığı, asla sevmenin gerçek anlamını bilmeyen üçbeş kişi, bir de derinin altında ince bir sızı kalıyor. Tabii bunlar kar olarak. Bir de sen her hayal kırıklığı yaşadığında yine de inanmayı, güvenmeyi seçiyorsun. Yani akıllı başkları gibi, hayatta hiçbir şeyi tecrübeyle sabitlemiyorsun. Yani o hani tarihin bir köşesinde, tarihlerinde yani, senden daha çok acı çektiklerine inananlar var ya, o anılarıyla bu hallerini, tedbirlerini, umutsuzluklarını, sakınmalarını, çekip gitmelerini açıklayanlar... onların tırnağı gibi davranamıyorsun işte. O tecrübeyle yaklaşırken sana, sen yine saftirikçe açılıyorsun. Yüzme bilmediğin halde, okyanusa hem de. E hayat bu, masal falan değil, en sevdiğin filmden kesit değil, başkasının anlattığı bir öykü falan da... Boğuluyorsun.
Hayırlı olsun.
İyi ki babasının kızısın.
Sana hep biraz saftirik demiş o da. Benim kız biraz safın sevimli, komik hali. Herkese çok güvenme, biraz göz aç falan da demiş. Demiş de, armut dibine düşermiş be paşam. Şimdi bunca zaman hep tersini gör, yaşa.. sonra da tedbirli olacaksın hayatta. Olmaz.
Noluyor tabii böyle olunca.. Elde bir tutamdan biraz fazla hayalkırıklığı, asla sevmenin gerçek anlamını bilmeyen üçbeş kişi, bir de derinin altında ince bir sızı kalıyor. Tabii bunlar kar olarak. Bir de sen her hayal kırıklığı yaşadığında yine de inanmayı, güvenmeyi seçiyorsun. Yani akıllı başkları gibi, hayatta hiçbir şeyi tecrübeyle sabitlemiyorsun. Yani o hani tarihin bir köşesinde, tarihlerinde yani, senden daha çok acı çektiklerine inananlar var ya, o anılarıyla bu hallerini, tedbirlerini, umutsuzluklarını, sakınmalarını, çekip gitmelerini açıklayanlar... onların tırnağı gibi davranamıyorsun işte. O tecrübeyle yaklaşırken sana, sen yine saftirikçe açılıyorsun. Yüzme bilmediğin halde, okyanusa hem de. E hayat bu, masal falan değil, en sevdiğin filmden kesit değil, başkasının anlattığı bir öykü falan da... Boğuluyorsun.
Hayırlı olsun.
İyi ki babasının kızısın.
1 Nisan 2013 Pazartesi
şaka gibi
Politakacılar ve hükümet artık yalnızca halk için çalışmaya ve onları anlamaya karar verdi.
Tüm hırsızlıklarını, riyalarını, ve bugüne kadar yaptıkları yanlış uygulamaları itiraf edip, haklarında gerekli hukuki işlemin başlatılmasına olanak sağlandı.
Zenginlerin elindeki arazilerin (haksızlıkla zaptedilen) büyük bölümüne el konulup, halka dağıtıldı.
İşverenler sömürü ödentilerinin tez zamanda iadesi için ellerinden geleni yapabileceklerini söylediler.
Küçük yaşta evlendirilen bütün kız çocuklarının medeni hallerinin devamı, özgür iradelerine bırakıldı.
Töre/kan davalarında topluca affa gidildi ve bu durumlar için çözüm konseyleri kuruldu.
Açlık sınırının altında yaşayan ve işsiz olan aileler için kooparatifler kuruldu ve insanlar buraya yerleştirilmeye başlandı.
Okuma yazma seferberliği ilan edildi ve bilmeyen yüzdesi neredeyse sıfıra indirildi.
Herkese kendi kararına göre mesleki eğitim hakkı tanındı ve bu alanlarda yeni iş imkanları sağlandı.
Basın tamamen özgürleştirilerek, şirketlerin elinden alındı. İçerideki tüm basın mensupları serbest bırakıldı.
İşkence görenlerin hepsine tazminat ödendi ve işkenceciler ömürboyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptılırdı.
Düşüncesinden dolayı tutuklanan herkes serbest bırakıldı.
Hırsızlığı önlemek için yardım kuruluşları kuruldu.
Üretim desteklendi ve köylüye kredi hakkı tanındı. Bu kredi geri ödemesiz olarak verildi ve birer yıllık kalkınma planı açıklandı.
Sakıncalı olarak kabul edilen tüm kitapların ve yazarların ve diğer tüm sanatçıların eserlerinin üzerindeki yasak kaldırıldı.
Öğrencilere özgür, parasız, anadilde eğitim hakkı tanındı.
YÖK kaldırıldı ve tüm yetkilerini öğrenci konseylerine devretti.
Sendikalar yaygınlaştırıldı ancak belli bir süre sonra ihtiyaç olmaktan çıktı.
Sağlık kurumlarının hepsi millileştirildi ve halkın hepsine eşit imkan tanındı.
İnsanların çalıştıklarının karşılığını alabilecekleri bir ekonomi temeli atıldı ve özelleştirmeye son verildi.
Böylelikle ücret emek çelişkisi son buldu.
Sanat desteklendi ve sanatçılara teşvik verildi.
Emek sineması yıkım projesi iptal edildi.
Tüm anadolu köylerine kadar sinema salonları, sosyal aktivite kompleksleri açıldı.
Yollar yapıldı, öğretmenlerin ve doktorların anadolunun ücra köşelerine kadar gitmek istememelerinin tüm ana nedenleri ortadan kaldırıldı.
Kadına tecavüz, şiddet, taciz gibi uygulamalarda esneklik yaratacak her türlü hukuki uygulamaya son verildi.
Kadınlar iş hayatına girmeye ve eğitim almaya teşvik edildi.
Kadınların aktif politikadaki rolleri genişletildi.
Halkların arasındaki düşmanlık tamamen yok oldu ve sanal dış düşmanlar yaratma gereksinimin altındaki gerçek nedenler açıklandı.
Ordu, aktif siyasette aktif rol oynamamaya karar verdi ve militarizmin sonunun temeli atıldı.
Sivil toplum örgütleri desteklendi ve her insanın kendi kaderini tayin etme hakkı tanındı.
Bu anayasal bir hak olarak yürürlüğe girdi.
Değiştirilemez olduğu kabul edildi..
Ve evet bugün 1 nisan :)
Ve bunlar bize ne kadar şaka gibi, masal gibi gelse de, kendi özel şartlarına uygun, bir başka kıtanın gerçekleri.
Hatırlatmak istedim..
Saygılar..
Tüm hırsızlıklarını, riyalarını, ve bugüne kadar yaptıkları yanlış uygulamaları itiraf edip, haklarında gerekli hukuki işlemin başlatılmasına olanak sağlandı.
Zenginlerin elindeki arazilerin (haksızlıkla zaptedilen) büyük bölümüne el konulup, halka dağıtıldı.
İşverenler sömürü ödentilerinin tez zamanda iadesi için ellerinden geleni yapabileceklerini söylediler.
Küçük yaşta evlendirilen bütün kız çocuklarının medeni hallerinin devamı, özgür iradelerine bırakıldı.
Töre/kan davalarında topluca affa gidildi ve bu durumlar için çözüm konseyleri kuruldu.
Açlık sınırının altında yaşayan ve işsiz olan aileler için kooparatifler kuruldu ve insanlar buraya yerleştirilmeye başlandı.
Okuma yazma seferberliği ilan edildi ve bilmeyen yüzdesi neredeyse sıfıra indirildi.
Herkese kendi kararına göre mesleki eğitim hakkı tanındı ve bu alanlarda yeni iş imkanları sağlandı.
Basın tamamen özgürleştirilerek, şirketlerin elinden alındı. İçerideki tüm basın mensupları serbest bırakıldı.
İşkence görenlerin hepsine tazminat ödendi ve işkenceciler ömürboyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptılırdı.
Düşüncesinden dolayı tutuklanan herkes serbest bırakıldı.
Hırsızlığı önlemek için yardım kuruluşları kuruldu.
Üretim desteklendi ve köylüye kredi hakkı tanındı. Bu kredi geri ödemesiz olarak verildi ve birer yıllık kalkınma planı açıklandı.
Sakıncalı olarak kabul edilen tüm kitapların ve yazarların ve diğer tüm sanatçıların eserlerinin üzerindeki yasak kaldırıldı.
Öğrencilere özgür, parasız, anadilde eğitim hakkı tanındı.
YÖK kaldırıldı ve tüm yetkilerini öğrenci konseylerine devretti.
Sendikalar yaygınlaştırıldı ancak belli bir süre sonra ihtiyaç olmaktan çıktı.
Sağlık kurumlarının hepsi millileştirildi ve halkın hepsine eşit imkan tanındı.
İnsanların çalıştıklarının karşılığını alabilecekleri bir ekonomi temeli atıldı ve özelleştirmeye son verildi.
Böylelikle ücret emek çelişkisi son buldu.
Sanat desteklendi ve sanatçılara teşvik verildi.
Emek sineması yıkım projesi iptal edildi.
Tüm anadolu köylerine kadar sinema salonları, sosyal aktivite kompleksleri açıldı.
Yollar yapıldı, öğretmenlerin ve doktorların anadolunun ücra köşelerine kadar gitmek istememelerinin tüm ana nedenleri ortadan kaldırıldı.
Kadına tecavüz, şiddet, taciz gibi uygulamalarda esneklik yaratacak her türlü hukuki uygulamaya son verildi.
Kadınlar iş hayatına girmeye ve eğitim almaya teşvik edildi.
Kadınların aktif politikadaki rolleri genişletildi.
Halkların arasındaki düşmanlık tamamen yok oldu ve sanal dış düşmanlar yaratma gereksinimin altındaki gerçek nedenler açıklandı.
Ordu, aktif siyasette aktif rol oynamamaya karar verdi ve militarizmin sonunun temeli atıldı.
Sivil toplum örgütleri desteklendi ve her insanın kendi kaderini tayin etme hakkı tanındı.
Bu anayasal bir hak olarak yürürlüğe girdi.
Değiştirilemez olduğu kabul edildi..
Ve evet bugün 1 nisan :)
Ve bunlar bize ne kadar şaka gibi, masal gibi gelse de, kendi özel şartlarına uygun, bir başka kıtanın gerçekleri.
Hatırlatmak istedim..
Saygılar..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
